26 Mayıs 2009 Salı

2009 UEFA Şampiyonlar Ligi Final Topu

UEFA Şampiyonlar Ligi’nin 2008/2009 final maçı, 27 Mayıs tarihinde İtalya’nın en büyük spor arenası olan Stadio Olimpico di Roma’da gerçekleşecek. 2000 yılından bu yana UEFA Şampiyonlar Ligi’nin resmi tedarikçisi olan adidas, İtalya’nın başkentinde ikinci kez oynanacak bu maç için resmi maç topu olarak ‘Finale Roma’yı tasarladı.



Şampiyonlar Ligi tarihinde final maçına ev sahipliği yapan şehrin isminin ve logosunun maç topunun üzerinde yer alması ilk defa 2005 yılında İstanbul’da gerçekleşen maç ile başlamıştı. Aynı uygulamayı 2006 yılında Paris, 2007 yılında Atina, 2008 yılında Moskova’daki final maçında devam ettiren adidas, bu yıl da Roma’nın ismi ve logosuyla bir top tasarladı.



Roma’nın geleneksel renklerinden olan bordonun kullanıldığı resmi maç topunun üzerindeki yıldızların etrafını altın renkli çizgiler süslüyor. ‘Finale Roma’da yer alan ve başlıca spor faaliyetlerini, hız, ekip çalışması, adalet ve güç gibi Romalı değerleri tasvir eden mozaik motifler tasarımın en çok dikkat çeken bölümlerini oluşturuyor. Topun üst kısmında yıldız motiflerinden gelerek birleşen gümüş renkli 5 çizgi, her yıldızın yolu Roma’dan geçer fikrini yansıtıyor.



Euro 2008 resmi maç topu EUROPASS’taki gibi adidas ‘Finale Roma’nın da dış yüzeyinde PSC-Texture teknolojisi kullanılıyor. Farklı ve ince işlenmiş dış yüzey yapısı ile dikkat çeken PSC-Texture teknolojisi krampon ve top arasındaki uyumu en üst seviyeye taşıyor. adidas ‘Finale Roma’, EUROPASS’ta olduğu gibi ısıyla birleştirme (Thermal Bonding) teknolojisi kullanılarak tasarlandı. Thermal Bonding teknolojisi ile yeni PSC Texture teknolojisinin birleşimi, 14 parçadan oluşan adidas ‘Finale Roma’ya önemli bir özellik kazandırarak futbolcunun topa daha iyi hakim olmasını sağlıyor.



Futbol topu üretimindeki tecrübesi ile önemli başarılara imza atan adidas, futbol topu üretimine ilk defa 1963 yılında başladı. 1970 yılından bugüne tüm önemli UEFA ve FIFA turnuvalarında resmi maç topu tedarikçisi olan adidas, 2008 yılından bu yana Afrika Futbol Federasyonu’nun (CAF) organize ettiği Afrika Kupası’nın da resmi maç topu tedarikçisidir.

Bahçeli'den Erdoğan'a: Sevr'i imzalayan, işbirlikçi zihniyet

MHP lideri Bahçeli, farklı etnik kimliklerin Türkiye'den kovulduğunu söyleyen Başbakan Erdoğan'a sert tepki gösterdi: Kontrolünü kaybetmiş ruh hali




ANKARA - MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Başbakan Erdoğan’ın “Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi” diyen Başbakan Erdoğan’a sert tepki gösterdi. Erdoğan’ın sözlerinin “kontrolünü kaybetmiş bir ruh hali”nin işaretini verdiğini savunan Bahçeli, “Kafa yapısı artık belli olmuştur. Bu, Lozan’ı sorgulayan, Sevr’i imzalayan ve hatta Kurtuluş Savaşı verdiğimiz için pişmanlık duyan, tarihimizi lanetleyen işbirlikçi zihniyetin günümüze uzanmış tipik örneğidir” diye konuştu.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin Meclis grup toplantısında, yaşanan son gelişmeleri değerlendirdi. AKP’yi "Türkiye’yi uçurumun kenarına kadar getirmekle" suçlayan Bahçeli, 2002 yılında AKP hükümetinin işbaşına geldiği dönemde terör eylemlerinin "sıfır" denebilecek bir seviyeye indirildiğini, terör destekli bölücülüğün zayıflatıldığını söyledi. 2002 yılında iktidara geldiğinde terörü ve bölücülüğü ortadan kaldırmak için önünde gerçek fırsatlar bulan hükümetin bu imkanları heba ve israf ettiğini vurgulayan Bahçeli, “Yaptığı yanlışlarla terörü ve bölücülüğü dirilten iktidar bugün Kandil’den gelen kuryelerin mesajlarını uygulamaktan başka çaresinin kalmadığı bir darboğaza, kendi ayakları ve rızası ile girmiştir” diye konuştu.


-AKP İNİSİYATİFİ PKK’YE TESLİM ETTİ-


Konuşmasında “Türkiye’nin üniter ve milli devlet yapısını, milli kimliğini ve kardeşliğini sarsması, iktidar eliyle mukadder hale getirilmiş olan silahlı veya silahsız bölücülüğe cüret ve zemin kazandıran temel faktörleri” anlatan Bahçeli, bunlardan birincisinin milli kimliğin tartışmaya açılması ve bu kimliği oluşturan maddi ve manevi alt yapısının adım adım tahrip edilmesi olduğunu söyledi. AKP zihniyetinin tahribatında ikinci önemli noktanın, milli kimliğe şekil ve anlam veren tarihi, sosyal ve kültürel kaynakları silikleştirme olduğunu kaydeden Bahçeli, “Bölücülüğün bugünlere tırmanmasında üçüncü husus ise hükümetin terörle demokrasi arasında kurmaya çalıştığı yanlış ilişkiler ağı ile bu konularda özellikle Avrupa Birliği sürecinin dayatmalarıdır. Başbakan’ın Diyarbakır’da yaptığı sözde demokratik açılımla, bölücü teröre meşruiyet kazandıracak sürecin başlaması, adım adım gelinen çözülmenin kilometre taşları olmuştur. Başbakan özellikle bu yaklaşımı ile bölücü terör sorununu etnik bir kimlik sorunu olarak tanımlamış, terörün siyasi hedeflerini haklı gösteren kapıyı ardına kadar açmıştır” dedi. Yeni anayasa hazırlıklarının başlatılmak istendiği şu günlerde maksadın ve geri plandaki niyetlerin bilinmesinde yarar olacağını söyleyen Bahçeli, şunları kaydetti:
“Tırmanan bölücülüğün izlediği rotada Başbakanın seyir defterindeki dördüncü önemli husus, teröre bakışı ve terörle mücadeledeki zaaf ve çaresizliğidir. Bir taraftan ‘terör örgütü demeyeni muhatap almayız’ diyerek sözde kararlılık gösteren Başbakan, diğer yandan PKK’ya terörist diyemeyen Barzani, Talabani ile görüşmelerini sürdürmüştür. Teröristi imha konusunda mümkün olduğunca oyalanan AKP zihniyeti, yanlış teşhislerin kurbanı olarak sonunda inisiyatifi PKK’ya ve Iraklı aşiret reislerine teslim etmiştir.”


-ELİ KANLI TERÖRİSTLERE SİYASİ AF-


Bölücü terörün siyasallaşarak meşrulaşma arayışında hükümetin bir başka zafiyetinin ‘sorunu milli imkanları ve gücü kullanarak çözmek yerine Irak’ı işgal etmiş küresel gücün inisiyatifine havale etmiş olması” olduğunu dile getiren Bahçeli, ayrıca toplumu ayrışmaya ve tavizlere hazırlayan işbirlikçi lobi faaliyetlerinin de bölücülüğün aldığı mesafeye katkı sağladığını kaydetti. Bahçeli, “Gelişmeler, Başbakan Erdoğan’ın siyasi açılım için kapsamlı bir paket hazırlığı içinde olduğunu, bunun yol haritasını belirlediğini ve atılacak somut adımlar için uygun zaman ve zemin aradığını ortaya koymaktadır. AKP himayesi ve şemsiyesi altındaki siyasi çözüm lobisinin üzerinde çalıştığı kapsamlı açılım paketinin, PKK taleplerinin aşamalı olarak ve zamana yayılarak karşılanmasını amaçlayan bir süreç olacağı anlaşılmıştır. Bunu takiben eli kanlı teröristleri de kapsayacak siyasi af, Kürtçenin belediye hizmetleri ve siyasi faaliyetlerde yasal dil olarak kabulü ve bu dilin tüm eğitim kurumlarında ikinci dil veya seçmeli dil olarak kullanılmasının önü açılmak istenecektir. Anayasal düzenlemeler kapsamında ise milli kimlik tanımının değiştirilerek ‘Türkiyelilik’ kavramının esas alınması, vatandaşlık bağının üst kimlik olarak benimsenmesi, Türkiye’nin idari yapısının değiştirilerek yerel yönetimlerin mahalli parlamento olarak çalışacağı özerk bölgeler sisteminin hayata geçirilmesi öngörülmektedir” diye konuştu.


-KİMSENİN HADDİ, HAKKI VE HARCI DEĞİLDİR-


Türkiye’nin “kırk katırla kırk satır” arasına sıkıştırıldığını ve “ehven-i şeröi seçmesinin asla bir fırsat olmayacağını, yıkım ve dağılma olarak bedelinin ödeneğini savunan Bahçeli, Cumhurbaşkanının “tarihi fırsat” sözlerine ise “Bu milleti kabile dürtüleriyle tahrik ederek yıkmaya çalışmak, ‘madem ki terörü 25 yıldır önleyemedik o halde isteklerini kabul edelim’ yaklaşımını ‘fırsat’ olarak dayatmak, hiç kimsenin haddi, hakkı ve harcı değildir ve olmamalıdır” dedi.


TASARIYI GERİ ÇEKİN ÇAĞRISI


Bahçeli grup konuşmasında Meclis Genel Kurulu’ndaki Türkiye ile Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesine ilişkin tasarıyı da değerlendirdi. AKP milletvekillerine ve Başbakan’a “gelin bu kanunu geri çekin” çağrısında bulunan Bahçeli, İzmir Milletvekili Erdal Sipahi’nin Genel Kurul’da söylediği “hudut kutsaldır, hudut bir milletin namusudur” sözünü hatırlatarak “Bu nasıl bir namus ve şereftir ki iktidar zihniyeti tarafından 44 yıllığına yabancılara emanet ve havale edilmek istenmektedir. Bunu hiçbir MHP’nin kabul etmesi ve sineye çekmesi mümkün değildir” dedi.


-RUMLAR VE ERMENİLERLE AYNI SAFTA YER ALIYOR-


Başbakan Erdoğan’ın partisinin il kongresinde söylediği “Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi” sözlerini değerlendiren sözleri "kontrolünü kaybetmiş bir ruh halinin işareti" diye yorumlayan Bahçeli, şunları söyledi: “Bu konuda Türkiye ile hesaplaşmak isteyen Rumlar ve Ermenilerle aynı safta yer alması, Türkiye için büyük bir talihsizlik, kendisi için ise altından kalkılamayacak kara bir sayfadır. Başbakan bu sözleri ile ‘Hepimiz Ermeniyiz’ diyenlerle aynı noktada buluşmuştur. Başbakan tarihimizin hangi dönemini ve hangi etnik kimlikleri kastettiğini, kastının 1923 Lozan Antlaşması’yla mübadele kapsamında Türkiye’den ayrılan Rumlar olup olmadığını, yoksa da daha ileri giderek 1915 olaylarına ilişkin Ermeni yalanlarına da mı sahip çıktığını acilen açıklığa kavuşturmalıdır. Bunları yapmadığı, suskun kaldığı ve tevil yoluna saptığı takdirde Türk milleti kendisini Ermeni ve Rum yalanları ve iddialarının tümüne sahip çıkan bir Başbakan olarak milli vicdanda ebediyen mahkum edecektir. Ne üzücüdür ki bu konu yabancılardan değil, ülkemin başbakanlık mevkiini işgal eden zihniyet tarafından dile getirilmiş ve silinmeyecek bir utanç bölgesi olarak alnına kazınmıştır. Buradan Başbakan’a insanlık suçlarını, zulüm ve mezalimleri yanlış adreste aradığını hatırlatmak isterim. Bizim Başbakan’a tavsiyemiz şayet kovulma, sürgün, göç ve katliam arayacaksa tam bir teslimiyetle peşine düştüğü Avrupa’nın sömürgeci tarihine bakmasıdır. Bu kafa yapısı artık belli olmuştur. Bu, Lozan’ı sorgulayan, Sevr’i imzalayan ve hatta Kurtuluş Savaşı verdiğimiz için pişmanlık duyan, tarihimizi lanetleyen işbirlikçi zihniyetin günümüze kadar uzanmış tipik örneğidir. Bu marazi yorumların başka bir izah yolu kalmamıştır. Başbakan dilinin altındaki baklayı artık çıkartmalıdır. Bir başbakan tarafından, mensubu olduğu milletin geçmişini her fırsatta aşağılama alışkanlığının, milletinden utanarak her ortamda özür dilemeye meyyal zayıflığın psikolojik nedenleri mutlaka kendi geçmişinde aranmalıdır.” (anka)

Asker bombaladı, Erdoğan hop oturdu hop kalktı

Efes 2009 tatbikatında renkli görüntüler




TOLGA AKINER

İZMİR - Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), planlı tatbikatlarından olan “Efes 2009 Müşterek Fiili Atışlı Tatbikatı” ile göz doldurdu. TSK’nın tüm unsurlarının birlikte gerçekleştirdiği tatbikatın hareketli görüntüleri izleyenlere heyecanlı dakikalar yaşatırken, tatbikatı başından sonuna kadar büyük bir dikkatle takip eden Başbakan Recep Tayip Erdoğan hop oturdu hop kalktı. Birliklerin deniz çıkarma, hava indirme ve elektronik istihbarat yeteneklerinin test edildiği tatbikatta hava ve kara unsurları gerçek mühimmatla yaptıkları atışlarda tam isabet sağladılar.
İzmir’in Seferihisar bölgesindeki Doğanbey Körfezi’nde 6 Mayıs tarihinde başlayan Efes-2009 tatbikatının Seçkin Gözlemci Günü yapıldı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Kazakistan ve Tacikistan seyahati nedeniyle gelemezken, Başbakan Erdoğan ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül tatbikatı Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ve Kuvvet Komutanları ile birlikte izledi. Tatbikatı izleyenler arasında 31 ülkeden 35 askeri temsilcinin yanı sıra İzmir bölgesindeki muharip gaziler ile şehit ve gazi yakınları da yer aldılar.


Tüm birlikler katıldı


Ege Ordu Komutanlığı’nın sevk ve komutasındaki tatbikata Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri’nin yanı sıra Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’na bağlı unsurların katıldığı tek tatbikat olan Efes 2009’a katılan uçaklar 241 gibi çok yüksek bir sorti sayısına ulaştılar. Tatbikatta Türk Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan uçakların yaklaşık yüzde 25’i görev aldı. Tatbikatta 3 bin 110’u lider olmak üzere 6 bin 605 TSK personel görev aldı.

Hedef sektirmediler


Tatbikatların öğlenden önce gerçekleştirilen bölümünde F-4 ve F-16 savaş uçakları belirlenen hedeflere önce makineli tüfek atışı gerçekleştirdi. Ardından diğer uçaklar hedeflerini bombaladılar. Harekatlarda uçakların hedeflerine tam isabetle vurulması izleyenlerden alkış aldı.


“Önce vatan” sonra bomba


Tatbikat alanında harekatlara katılan uçakları kullanan pilotların konuşma ve komutları da hoparlörlerden katılımcılara dinletilirken pilotların bombalarını bırakmadan önce "önce vatan" demeleri dikkatlerden kaçmadı.


Dost Çelik ‘mavi’, düşman Demir ‘turuncu’


Seçkin Gözlemci Günü’nde, ağırlıklı olarak hava hücum harekatı, amfibi harekat, özel kuvvet harekatı elektronik harp, kimyasal, biyolojik ve nükleer harp teknikleri başarıyla test edildi. Amacı, ‘birlik ve karargahların müşterek ortamda, bir arada çalışma yeteneklerini geliştirmek, temel muharebe eğitimlerini icra etmek, komuta ve kontrol sistemlerini denemek, birliklerin elektronik harp ortamında eğitim yapmalarını sağlamak’ olan tatbikatın jenerik senaryosu, Çelik ve Demir ülkeleri arasındaki sorunların barışçı yöntemlerle çözümlenememesi üzerine başlayan çatışma üzerine kuruldu. Tatbikatta Çelik ülkesi ‘mavi’, düşman olarak nitelenen demir ülkesi ise ‘turuncu’ renkle temsil edildi.


Hareketli görüntüler


Çıkarma yapılacak bölgeyi baskı altında tutan düşman kuvvetlerine yönelik hava harekatının ardından deniz topçuları da atış kabiliyetlerini sergiledi. Çelik ülkesinin kıyıya çıkacak birliklerine yönelik Demir ülkesi askerlerinin baskının azaltılması amacıyla düşman kuvvetleri üzerine Kara Kuvvetleri’ne bağlı 155 mm Fırtına Obüsleri ile isabetli atışlar gerçekleştirdi. Cobra helikopterlerinin temsili düşman üzerine saldırması ve hava indirme harekatının ardından Deniz Doğanbey Körfezi’ne çıkarma başladı.


Erdoğan heyecanla izledi


Çıkarma gemilerinin Doğanbey kıyılarına çıkardığı, zırhlı muharebe araçlarına, deniz piyadeleri ve diğer birliklere havadan savaş uçakları ve kobra helikopterleri ile destek sağlandı. Çıkarma sırasında düşman hatları hem denizden hem de havadan yoğun ateş altına alınarak çıkarma birliklerinin sahilde kolayca tutunması sağlandı. Tatbikat, senaryoda planlandığı gibi hedeflenen bölgenin ele geçirilmesiyle sona erdi. Tatbikatı başından sonuna kadar büyük bir ilgiyle izleyen Başbakan Erdoğan zaman zaman oturduğu yerden kalkarak hareketli görüntüleri ayakta takip etti. Bakan Gönül ise tatbikatı oturduğu yerden dürbünle izlemeyi tercih etti.


Tatbikatın ilkleri


Tatbikatta bazı ilklerde yaşandı. Tank ve 105 mm’lik topların ilk kez gerçek mermilerle atış yaptığı tatbikatta sözkonusu topların tatbikat alanına Skorsky helikopterlerince taşınması da ilk kez gerçekleştirildi. Düşman üzerine havadan indirme harekatı da tatbikatta ilk kez sergilenen bir kabiliyet olarak dikkatlerden kaçmadı.


Şehit yakınları da tatbikatta


Kore gazisi 78 yaşındaki Bahri Makas, "Esas biz 1953’te bir tatbikat yaptık. Kore savaşı öncesiydi. O tatbikatta 3 veya 5 şehidimiz oldu" derken geçen 23 Nisan’da Şırnak’ta şehit düşen Yüzbaşı Çetin Ünsal’ın eşi Serap Ünsal da tatbikata davet edilmekten duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Şehit yüzbaşının kayınpederi Halil Aksu ise “Bazı şeyleri aşmak çok zor olacak. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sahip olduğu güç güven veriyor. TSK ile gurur duyuyoruz” dedi.


"Keşke bitmeseydi" dediler


Tatbikatın ardından tatbikata katılan askerlerin 2 haftadır Doğanbey bölgesinde olduklarını anlatan Orgeneral Başbuğ, personelinin motivasyon ve çalışma azminden övgüyle bahsederken, "İçlerinden keşke biraz daha sürseydi diyorlar. Bitmesinden memnun değiller” dedi. Tatbikattaki atışlardaki başarıya da değinen Orgeneral Başbuğ, basın mensuplarına, “Herhalde hiç biriniz hedef bölgesinde olmayı arzu etmezdiniz” diye espri yaptı. Orgeneral Başbuğ, “Türkiye’nin dostları mutlu olsun, dostluk taşımayanlar da endişe duysun” dedikten sonra tatbikatta emeği geçen personele ödül verdi.


Erdoğan yarın da gemide


Erdoğan tatbikat mesaisi yarın da sürecek. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın planlı tatbikatlarından olan ve Ege Denizi’nde gerçekleştirilen Denizkurdu 2009 Atışlı Deniz Tatbikatı'nın seçkin gözlemci günü yarın yapılacak. Erdoğan bu tatbikatı da yine Orgeneral Başbuğ ve kuvvet komutanlarıyla birlikte Kemal Reis Fırkateyni'nde izleyecek.

1 milyar $ ihracat hedefiyle İsrail’e bile tohum sattık

Türkiye, tohumculuk liginde dünyanın ilgi odağı haline geldi

Uluslararası Tohum Federasyonu (ISF) tarafından düzenlenen Dünya Tohumculuk Kongresi Antalya’da başladı. Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği (TÜRK-TED) Başkanı Dr. Mete Kömeağaç, Türkiye’nin tohumculuk liginde dünyanın ilgi odağı olduğunu belirterek, hibrit tohumda dünyanın bir numarası olan İsrail’e tohum satıldığını bildirdi. Türkiye’nin biber, patlıcan tohum ve çeşitliliğinde dünyada ikinci, domateste ABD ve Çin’den sonra üçüncü sırada yer aldığını bildiren Kömeağaç, hibrit sebze tohumculuğu ve çeşitliliğinde sürekli gelişme içinde olduğunu kaydetti.

Kömeağaç, “Türk özel sektörü, tohumculuğun yüzde 80’ini oluşturuyor. Yerli tohum kullanımı artıyor. Yüzde 5-10’larda olan yerli tohum kullanımı her geçen yıl daha da artıyor.

Yerli kullanım artıyor

Türkiye’de yerli sertifikalı tohum kullanımı yüzde 35’lere ulaştı. 2020 yılında tohumculukta 1 milyar dolar ciro hedefliyoruz. Kamudan da beklentilerimiz var. Sertifikalı tohum kullanımı özendirilmeli ve teşvik edilmeli. Türkiye’de milli tohumculuk ve Ar-Ge geliştirilmeli. Hibrit tohumda dünyanın bir numarası olan İsrail’e tohum satıyoruz. Ülke içinde 150 milyon dolarlık hacme ulaşan tohum dış ticareti, Türkiye lehine gelişiyor. 90 milyon dolarlık ithalat, 60 milyon dolarlık ihracat yapıyoruz” diye konuştu.

100 ÜLKEDEN 2 BİN DELEGE GELDİ

Dünya Tohumculuk Kongresi’ne katılımın son 20 yılın en yüksek katılımı olduğunu söyleyen Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği Mete Kömeağaç, kongreye, 100 ülkeden 2 binden fazla delege katıldığını belirtti. Kongreyle ilgili soruları cevaplayan Uluslararası Tohumculuk Federasyonu Başkanı Orlando de Ponti (sağda) ise Türkiye’nin tohumculuk sektörü açısından altyapısının hazır olduğuru söyledi.

‘Türkiye bölgeye hitap edebilecek durumda’

ULUSLARARASI Tohumculuk Federasyonu Başkanı Dr. Orlando de Ponti, tohumculukta dünyada önemli bir noktaya gelen Türkiye’nin sebze, tarla ve yem bitkileri bakımından bulunduğu coğrafyaya hitap edebilecek düzeyde olduğunu bildirdi. Ponti, Türkiye’nin bitki ıslah merkezi olarak nitelendirilebileceğini belirterek, “Türkiye; Avrupa, Ortadoğu, Kafkaslar, Türk cumhuriyetleri ve Afrika bölgesinde çok önemli konumda. Bu coğrafyalara tohumculuk ve gıdada önemli yeri olan Türkiye, dünyada da merkez olma yolunda” dedi.

Dolar kaç TL?

Piyasalar nasıl bir seyir izliyor?

İstanbul serbest piyasada dolar 1,5400, avro 2,1500 liradan güne başladı. Serbest piyasada dün kapanışta doların satış fiyatı 1,5420 lira, avronun satış fiyatı ise 2,1560 lira olmuştu.

İstanbul ve Ankara'da dolar, avro ve sterlinin alış-satış fiyatları, saat 09.30 itibariyle şöyle:

İSTANBUL ALIŞ SATIŞ
ABD Doları 1,5400 1,5450
Avro 2,1500 2,1550
Sterlin 2,4300 2,4500
ANKARA
ABD Doları 1,5340 1,5440
Avro 2,1420 2,1570
Sterlin 2,4200 2,4610



-BANKALARARASI PİYASADA DOLAR KOTASYONLARI

Bankalararası piyasada satıştaki dolar
kotasyonları en düşük 1,5420 lira, en yüksek 1,5440 lira seviyesinde bulunuyor.

Dolar kotasyonları saat 09.05 itibarıyla alışta en düşük 1,5360 lira, en
yüksek 1,5380 lira, satışta en düşük 1,5420 lira, en yüksek 1,5440 lira
seviyesinde işlem görüyor.

-BORSA, İLK YARIDA GERİLEDİ

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) Ulusal 100 Endeksi, birinci seansın ilk yarısında geriledi.

Endeks, seansın 1 saat 30 dakikalık bölümünü, önceki ikinci seans
kapanışına göre 183,22 puan düşerek 35.224,46 puandan geçti. Hisse senetleri bu
seviyede ortalama yüzde 0,52 değer yitirdi.

İlk bölümde işlem hacmi ise 767.6 milyon TL olarak gerçekleşti.

FAİZ

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Tahvil ve
Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarında işlem gören gösterge kağıdı 2 Şubat 2011
vadeli tahvilin, bugün valörlü işlemlerinin saat 10.25 itibarıyla basit getirisi
yüzde 12,92'ye, bileşik getirisi yüzde 12,40'a çıktı.

Bu tahvilin, aynı gün valörlü işlemlerinin önceki kapanışında basit
getirisi yüzde 12,91, bileşik getiri yüzde 12,38 olmuştu.

-DOLAR KOTASYONLARI-
Bankalararası piyasada dolar kotasyonlarında alışta en düşük fiyat 1,5435
lira, en yüksek fiyat 1,5465 lira, satışta en düşük fiyat 1,5500 lira, en yüksek
fiyat 1,5525 lira düzeyinde bulunuyor.

-PARİTE-
Uluslararası piyasalarda avro-dolar paritesi 1,3952, sterlin-dolar
paritesi 1,5846, yen-dolar paritesi ise 94,67 düzeyinde seyrediyor.

-TOKYO BORSASI DÜŞÜŞLE KAPANDI

Tokyo Borsası, günü düşüşle tamamladı. Borsanın temel göstergesi Nikkei Endeksi, düne göre, yüzde 0,39 azalarak
9.310,81 puan oldu.

Güney Kore'de borsa yüzde 1,4, Şangay'da yüzde 0,1, Avustralya'da yüzde
0,8 ve Tayvan'da yüzde 0,5 geriledi.

"Yatırım yapmak için en uygun dönem"

Enerji Bakanı Taner Yıldız Habertürk Ekonomi Koordinatörü Güntay Şimşek'in sorularını yanıtladı

Dünya genelinde yaşanan krizin sıkıntıları olduğu gibi fırsatları da olduğunu söyleyen Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakan Taner Yıldız, özellikle enerji girdilerinin bu dönemde düşük seyretmesi nedeniyle yatırımcılar için oldukça cazip bir ortam sunduğunu söyledi. Habertürk Birgün Programı'nda Habertürk Ekonomi Koordinatörü Güntay Şimşek’in sorularını yanıtlayan Yıldız, Türkiye'nin enerji yatırımlarında krizden en az etkilenen ülkeler arasından olduğunu da vurgu yaptı. "7 metre dalga boyu olan bir tsunaminin bize sadece 2 metresi vurdu" diyen Yıldız sözlerine şöyle devam etti: "Özellikle enerji sektöründe ülkeler büyümelerini enerji ile yapıyorlar. Ancak Global kriz bu alana paranın akmasını etkiledi. Ancak rahatlıkla söyleyebilirim ki; Türkiye’deki yatırımların etkilenme yüzdesi kesinlikle yurtdışındakilerden düşük. “

ENERJİ TALEBİNİN DÜŞMESİ BİZİ YANILTMASIN

Türkiye’nin şuan ki tüketim azalmasının bizi yani yöneticileri yanıltmaması gerektiğini ifade eden Yıldız, şu an ki yaptığı seyahatlerde bu alana yönelik çalışmalar yürüttüğünü söyledi. Türkiye'nin tekrar büyüme hızını artıya çevireceğine vurgu yapan Yıldız, "Türkiye bu alanda sorun yaşamamalı. Tabii aynı zamanda yenilebilir enerji kaynaklarını da burada öne çıkartıyoruz. Bugün yaşanan durum ile bu çok ilintili. O açıdan bütün yurt dışı seyahatlerde Türkiye’nin arz güvenliği konusunda sıkıntıya düşmemesi önceliğimiz oluyor. Şu an arz dengesi değişse de bizim çok uzun vadeli planları şimdiden uygulamaya koymamız lazım” diye konuştu

YATIRIM İÇİN EN UYGUN ZAMAN

Dünya genelinde yaşanan krizin fırsatlar da içerdiğini belirten Yıldız, özellikle enerji girdilerinin bu dönemde düşük seyretmesi nedeni ile yatırımcılar için oldukça cazip bir ortam sunduğunu söyledi. "Global krizin tehditleri ve fırsatları var" diyen Yıldız şunları söyledi: "Tüketim şu an düştü. Enerji sektörü lojistik bir sektördür. Büyümenin lokomotifi sayılır. Biz burada bütün desteğimizi ortaya koymak zorundayız. Dünyada enerjiye yatırım yapan bütün büyük şirketler, talebin arttığı dönemlerde fiyatlarını artırıyorlar. Bu nedenle şuan yatırım yapmak için en uygun dönem. Gerçek projeleri realize etme konusunda bir fırsatta sunuyor.”

NÜKLEER ENERJİ KONUSUNDA KARARLIYIZ

Türkiye'nin yerli kaynaklarını ön plana alan bir stratejisi olduğunu anlatan Yıldız, ancak bunun yeterli olmadığı durumda birincil enerji kaynakları konusunda uzun vadeli yatırımlar yapılmasının da şart olduğunu söyledi. Yıldız konuyla ilgili olarak şu tespitlerde bulundu: "Türkiye’yi enerjide kimseye muhatap etmeyecek anlaşmalar ve planlar yapmak zorundayız. Nükleer enerji konusu da bu bahsettiğim paketin içinde. Nükleer kararlığımız başından beri var. Yenilenebilir enerji kaynakları Türkiye’nin büyüme hızına yetse onunla yetiniriz. Ancak Türkiye’nin büyüme hızı bundan 30 yıl önceki gibi değil. O açıdan sadece yerli kaynakların yetmediği dönemde biz Türkiye’de birinci enerji kaynakları ile ilgili de yatırım yapacağız. Nükleer enerji yatırımları da bunlardan biri."

Erdoğan, Atina'da Akropolis açılışına katılacak

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Atina gezisi kesinleşti. Edinilen bilgiye göre Erdoğan 20 Haziran'da Yunanistan'ın başkenti Atina'da olacak.



Uzun süredir restore çalışmaları devam eden tarihî Akropolis Müzesi'nin açılışına katılacak. Akropolis, Antik dönemin en ünlü yapıtlarından biri. Başbakan Erdoğan, en son 5 yıl önce Yunanistan'ı ziyaret etmiş ve gezi sırasında meslektaşını Türkiye'ye davet etmişti. Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis de Ocak 2008'de davete icabet ederek, 49 yıl sonra Ankara'yı ziyaret eden ilk Yunan başbakanı olmuştu.

Erdoğan'ın Atina programında Akropolis'in açılışına katılmanın yanı sıra ikili görüşmeler de yer alıyor. Erdoğan ve Karamanlis bir araya gelecek. Görüşmede iki ülke arasındaki gelişmeler ele alınacak. Kıbrıs, enerji işbirliği, Ege sularındaki barış ve Batı Trakya Türklerinin sorunları gibi konular, ele alınacak başlıklar arasında. 'Komşularla sıfır sorun' tezinin savunucularından Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanlığı'na getirilişi de Atina kamuoyunun dikkatinden kaçmış değil. Davutoğlu'nun Korfu Adası'nda 28-29 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilecek Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Dışişleri Bakanları zirvesine katılmak üzere Yunanistan'a geleceği de Yunan basınında haber oldu. Erdoğan'ın Yunanistan'dan sonraki yurtdışı gezisi ise Arnavutluk olacak. Erdoğan, 25 Haziran'da Tiran'a gidecek. ZAMAN

ERMENİLERLE TÜRKLER DOSTTUR

Gazetecileri ağırlayan Ermenistan Devlet Bakanı Nikoyan sınırda Türk askerlerle arasında geçen bir anısını anlattı: ‘Ermeniyim’ dedim, askerler bana ‘Biz dostuz geçin’ demişti

'HALKLAR ARASINDA BAĞLAR VAR'
Ermenistan Parlamentosu bağımsızlığını ilan ettiği günden beri ilk kez kapılarını Türkiyeli gazetecilere açtı. Meclis Başkan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Samvel Nikoyan, “Halklar arasında bağlar var. Keşke parlamenterler arasında da böyle bir bağ olsa. 11 yıl önce otobüsle İstanbul’a gittim. Askerler sınırda otobüsü durdurup bizi aradılar. ‘Kimsiniz’ diye soruyorlardı ben de ‘Ermeni’yim’ diyordum. Askerler de bana ‘Ermeniler, Türkler dosttur, geçin’ diyorlardı. En önemli anım bu.”

‘UMARIM OLUMLU ETKİ YAPAR’
eclisin Basın Enformasyon Sekreteri Asatyan da, 20 yıldır görevli olduğu mecliste ilk kez Türkiye’den gazetecileri ağırladıklarını belirterek, “Daha önce Ermenistan’a gelen Türkiyeli gazeteciler oldu ancak parlamentoda görüşme olmamıştı. Bir araya gelmeler hem devletlerarası hem de halklararası diyalog açısından olumlu, birbirimizi tanımamız gerekli, umarım sizin burayı ziyaret edişiniz, Türkiye-Ermenistan arasında olumlu etki yapar” dedi.

GÜLŞEN İŞERİ ERİVAN

Ekim 1999’daki sekiz kişinin öldüğü kanlı baskınla hatırlanan Ermenistan parlamentosu bağımsızlığını ilan ettiği günden beri ilk kez kapılarını Türkiyeli gazetecilere açtı. Meclis Başkan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Samvel Nikoyan, parlamento koridorunda rastladığı gazetecilere “Buraya gelmeniz çok güzel. Gazeteciler arasında bağlantılar olması çok güzel, halklar arasında da ilişkiler var ama keşke parlamento arasında da olsa” dedi.
Meclisin Basın Enformasyon sekreteri Marov Asatyan, 20 yıldır görevli olduğu mecliste ilk kez Türkiye’den gazetecileri ağırladıklarını belirterek, “Umarım sizin burayı ziyaret edişiniz, Türkiye Ermenistan arasında olumlu etki yapar” diye konuştu.

‘KÜRTLER YÜZÜNDEN BİZ ARANIYORDUK’
Uluslararası Hrant Dink Vakfı ve Heinrich Böll Vakfı’nın organize ettiği “Türkiye-Ermenistan Gazeteci Diyalog Projesi” kapsamında Türkiye’den 10 gazeteci Ermenistan parlamentosunu ziyaret etti. 1947 yılında yapılan parlamentoda, 131 milletvekili bulunuyor. Mecliste yüzde 5 sınırını aşan beş parti var.
Gazetecileri meclisin Basın Enformasyon Sekreteri Marov Asatyan karşıladı. Asatyan ve gazeteciler meclis binasını gezerken, asansör bekledikleri sırada Meclis Başkan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Samvel Nikoyan’la karşılaştı. Gazetecilerle tokalaşan Nikoyan, bakanlık görevine başlayalı beş gün olduğunu söyleyince, gazeteciler de “Hayırlı olsun” dileklerini iletti. “Sizi burada görmek çok güzel” diyen Nikoyan bir anısını da anlatarak şöyle devam etti:
“İki ülke gazetecileri arasında bağ olması da çok güzel. Halklar arasında da bağlar olduğunu biliyoruz. Keşke parlamenterler arasında da böyle bir bağ olsa. 11 yıl önce otobüsle İstanbul’a gittim. O dönemler İstanbul’a giderken Kürt sorunu oldukça ateşliydi ve otobüsü durdurup bizi arıyorlardı. ‘Kimsiniz’ diye soruyorlardı ben de ‘Ermeni’yim’ diyordum. Askerler de bana ‘Ermeniler, Türkler dosttur, geçin’ diyorlardı. Aklımda Türkiye ile ilgili kalan hatıra bu.”

‘ZİYARETİNİZ UMARIM OLUMLU ETKİLER’
Bu kısa görüşmeden sonra Asatyan gazetecileri meclis salonuna götürdü. Gazeteciler oldukça mütevazi görünen meclis salonundaki milletvekili koltuklarına otururken Asatyan şu açıklamaları yaptı:
“Herkese açık olan mecliste Türk gazetecilerini ağırlamaktan memnunuz. Daha önce Ermenistan’a gelen Türk gazeteciler oldu ancak parlamentoda görüşme olmamıştı. Bir araya gelmeler hem devletlerarası hem de halklar arası diyalog açısından, birbirimizi tanımamız gerekli, umarım sizin burayı ziyaret edişiniz, Türkiye Ermenistan arasında olumlu etki yapar.”
Meclise çok fazla ziyaretçi geldiğini ve 215 gazetecinin parlamento muhabiri olarak görev yaptığını vurgulayan Asatyan, “Halkın meclise gelmesi ve milletvekilleriyle karşılaşması bire bir kimi seçtiklerini görüp bir sonraki seçimlerde daha iyi seçimler yapmalarını sağlıyor” dedi.

Hristiyan Birlik seçim sonucundan memnun

Alman Hristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU) dün yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini ilk turda kazanarak görevine devam eden Horst Köhler’in tekrar seçilmiş olmasını memnuniyetle karşıladı. Hristiyan Birlik Partileri Federal Meclis Grubu Başkanı Volker Kauder, “Köhler’in yeniden cumhurbaşkanlığına seçilmiş olmasını, eylül ayında yapılacak genel seçimler için de olumlu bir sinyal” olduğunu söyledi. Sosyal Demokrat Parti (SPD) Genel Başkanı Yardımcısı Andrea Nahles ise Köhler’den ikinci görev döneminde sosyal sorunlara daha fazla eğilmesini istedi. Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler dün toplanan Federal Seçiciler Kurulu'ndaki oylamada rakibi Sosyal Demokrat Parti’nin adayı Gesine Schwan’ı 613 oy alarak geride bıraktı. Schwan seçimde 503 oyda kaldı.

DW

İşte Abdüllatif Şener'in yeni partisi: TP

AK Parti'den ayrıldıktan sonra,'Yeni Oluşum Hareketi' adı altında, parti kurma çalışmalarını sürdüren Abdüllatif Şener partisinin adını açıkladı ve 25 Mayıs'a dikkat çekti.


Eski bakanlardan Abdüllatif Şener'in de kurucuları arasında yer aldığı partinin kuruluş dilekçesi, İçişleri Bakanlığına verildi. Abdüllatif Şener, Türkiye Partisi (TP) adı verilen partisi ile ilgili açıklama yaptı:

"Türkiye, Türkiye Partis ile kucaklaşıyor" diyen Şener şunları söyledi:

"KADINLARI SİYASETE DAVET EDİYORUM"

- Siyasetin kenarında, köşesinde bırakılan gençlerimizi siyasete davet ediyorum. Gençlerimizin heyecanı siyaset arayışıdır; işte Türkiye partisi. Tüm Türkiye'yi kucaklıyor... Kadınlarımızın siyasete katılımını artıracağız. Kadınlarımızı
siyasete davet ediyoruz. Türkiye Partisi'ne davet ediyoruz. Yeni bir siyaset inşa edeceğiz. Yeni bir siyaset tarzı ortaya çıkaracağız. Gençlerin önünü açacağız. Genç bir nüfusa sahip, geleceğe umutla bakan Türkiye Partisi, genç bir parti olarak kurulmuştur.

NEDEN 25 MAYIS?

Uzunca süredir partileşme sürecini birlikte yaşıyoruz. "Yeni bir partiye Türkiye'nin ihtiyacı vardır" diyoruz. Bu partiyi kurmak için gönül birliği yaptık. Biz 25 Mayıs'ı Türkiye partisinin kuruluş günü olarak seçtik. Çünkü geçmişte 25 Mayıs bizim bundan sonra atacağımız adımların köşe başlarına işaret etmektedir. Peki neler oldu 25 Mayıs'ta?

Geçmişten bu güne 2009 25 Mayıs Türkiye Partisinin kuruluşu...

- Bir Türk 1995’te dünyanın en yüksek tepesi olan Everest tepesine çıktı.

- 1944’te bu ülkede milli sanayi vardı, Türkiye’de Nuri Demirağ tarafından uçak fabrikası kuruldu. Bu fabrika uçağını üretti, milli sanayimizin yolcu uçağı ile ilk yolculuk İstanbul’dan Ankara’ya 25 Mayıs 1944’te gerçekleştirildi

- Son yüzyılını Osmanlı devleti yarı sömürge olarak geçirdi. TC kurulmuş ama Osmanlı’nın borçlarını devralmıştır. 1955 yılının 25 Mayısında TC Osmanlı’nın borçlarının son taksitini ödemiştir.

NEDEN YENİ BİR SİYASET TARZI?

Niyetimiz ve kararlılığımız hizmettir, dürüst siyasettir. Allah hayırlı ve doğru faydalı işler yapmamızı bizden hep iyilikler sadr olmasını nasip etsin inşallah. Bu parti yeni bir partidir, bu kadro yepyeni bir kadrodur. Türk siyasetinde çok sayıda siyasi parti var 50’nin üzerinde. Bunca siyasi partiden sonra neden yeni bir parti, neden yeni bir kadro, neden yeni bir siyaset tarzı? Çünkü Türkiye’nin yeni bir siyaset tarzına ihtiyacı var. Milletimizin yeni bir irade ortaya koymasına ihtiyacı var. Biz buna cevap veriyoruz.



(Haber 7)

Savcı Öz 8 suikastin peşine düştü

Ergenekon soruşturmasını yürüten Savcı Zekeriya Öz'ün Türkiye'yi derinden sarsan birçok cinayeti araştırdığı ortaya çıktı. İşte Öz'ün araştırdığı cinayetler:


Ergenekon davasının görüldüğü 13. Ağır Ceza Mahkemesi"ne gönderilen bir belgede Savcı Öz"ün, Ümraniye soruşturması başladıktan 4 ay sonra, 5 Ekim 2007 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'ne gönderdiği yazıda Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu, Rahip Santora, İsmail Ağa(Bayram Hoca) cinayeti, Danıştay saldırısı, Hrant Dink suikasti, Malatya'daki misyoner cinayeti, misyonerlik davası olarak bilinen dava, Alman Vakıfları davası, İhsan Güven'in öldürülmesi ile ilgili şüphelilerin çeşitli internet sitelerinde yazdıkları yazılar ve yorumların araştırılmasını istediği öğrenildi.

Edinilen bilgilere göre Zekeriya Öz, Hrant Dink'in yargılanması sırasındaki çeşitli olaylardan şüphelilerin katıldığı eylem ve faaliyetler, varsa bu konuda resim, haber ve yazı içeriklerinin her olay için ayrı ayrı toplanarak savcılığa gönderilmesini de talep etti.

İzmir'de Alsancak Kıraathanesi'ne atılan el bombası sonucu ölen İbrahim Çiftçi'nin Necip Hablemitoğlu cinayetinden gözaltına alınıp alınmadığının ve geçmişteki irtibatlarının da araştırılmasını talep eden Savcı Öz, elde edilen belgelerin acele olarak savcılığa gönderilmesini istedi.

Zekeriya Öz, emniyete gönderdiği 5 Ekim 2007 tarihli yazıda, ayrıca, Ergenekon soruşturması kapsamında ele geçirilen el bombalarının ekspertiz raporunda belirtilen kafile ve seri numaraları ile irtibatlı 14 ayrı bombanın bulunduğu yerler ve tarihlerde meydana gelen olaylar, toplu yürüyüş ve eylemler hakkında çıkan haber ve resimleri talep etti.

Patlamamış halde bulunan el bombaları ile o tarihlerdeki olaylar arasında irtibat bulunup bulunmadığını, patlamış bulunan bombalar ile patlamamış bulunan bombaların varsa arasındaki benzerlik ve irtibatlarının tespit edilmesi de Savcı Öz'ün polisten istediği bilgiler arasında.

Öte yandan Savcı Zekeriya Öz'ün iki yıl önce araştırılmasını talep ettiği cinayetlerden "Danıştay saldırısı" Ergenekon davasının her iki iddianamesinde de örgütün eylemleri arasında yer aldı. Örgütün üst düzey yöneticileri hakkında, bu saldırıdan dolayı, ağırlaştırılmış müebbet hapis istenirken Ankara 11 Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen Danıştay davası da Ergenekon davası ile birleştirildi.

Doç. Dr.Necip Hablemitoğlu suikastine ilişkin de Ergenekon soruşturması kapsamında araştırma yapan savcılık Osman Dönmez, Durmuş Anuçin ve diğer şüphelileri yöneltilen iddianın suç yeri Ankara olduğu gerekçesi ile görevsizlik kararı vererek dosyayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi.



(cihan)

Yangında ölen hastaların kimlikleri

Bursa'nın merkez Yıldırım ilçesinde bulunan Şevket Yılmaz Devlet Hastanesinde çıkan yangında ölen 8 kişinin kimliği belirlendi. Yangında ölen hastaların isimleri:


Bursa'nın Şevket Yılmaz Devlet Hastanesinin ikinci bodrum katındaki radyoloji bölümünde çıkan yangında hayatını kaybeden ve cesetleri Bursa Adli Tıp Kurumuna kaldırılan 8 kişinin tamamının kimlikleri tespit edildi.

Alınan bilgiye göre, Mimar Sinan Mahallesi'ndeki hastanenin ikinci bodrum katındaki radyoloji bölümünde çıkan yangında hayatını kaybeden ve cesetleri Bursa Adli Tıp Kurumuna kaldırılan 8 kişinin Gülbey Şahin (29), Hakkı Özdoğan, İnciser Bulut (68), Fatma Yalçındağ, İsmail Uysal, Muhlis Karaağaç (79), Aliye Aktop ve İbrahim Turgut olduğu bildirildi.

Bu arada, ölen hastaların cenazeleri, Bursa Adli Tıp Kurumundaki otopsilerinin tamamlanmasının ardından yakınları tarafından alınmaya başlandı.





AA

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Özbek işadamı Facebook'a göz koydu!

Rusya'da yoğun şekilde takip edilen sitelere sahip Özbek asıllı iş adamı Facebook'un sadece yüzde 2'si için büyük bir serveti gözden çıkardı.


Özbek asıllı Rus oligark Alişer Usmanov'a ait Digital Sky Technologies(DTS) internet yatırım şirketi Facebook'a 300-350 milyon dolarlık yatırım teklifinde bulundu. Usmanov'un sadece yüzde 2'lik hisse için bu rakamı teklif ettiği kaydediliyor.

Wall Street Journal'ın yaptığı haberde Digital Sky Technologies internet yatırım şirketi Facebook'un hisselerin sermayesini 10 milyar dolar değerinde olduğunu varsayarak, 200 milyon dolarlık öncelikli hissesini satın alma teklifinde bulundu. İki yıl önce Microsoft'un Facebook'a 15 milyar dolar paha biçilmesi ise abartılı rakam olarak nitelendirilmişti.

Gazetenin DST'ye yakın kaynaklarda aldığı bilgiye göre Facebook'ta yapılacak yatırım konuşulmuş, ancak sonuç ile ilgili her hangi bir bilgi verilmedi. DTS'den de görüşmeler ile ilgili yorum yapmayı reddetti.

Alişer Usmanova ait olan DST yatırım şirketi ayrıca Rusya'da yoğun şekilde ziyaret edilen Mail.ru, Odnoklassniki.ru ve Vkontakte.ru sitelerin hisselerinin bir kısmına sahip.


CİHAN

Ameliyatta kolbastının sırrı çözüldü

Bazı video paylaşım sitelerinde 'Ameliyatta kolbastı' adıyla yayınlanan görüntülerin Koceli'ne bağlı bir ilçedeki özel hastanede çekildiği ortaya çıktı.


Hastanenin yönetim kurulu üyesi Genel Koordinatör Yakup Yönten, AA muhabirine yaptığı açıklamada, internette video paylaşım sitelerinde yayınlanan görüntülerin, yaklaşık 4 ay önce başka nedenlerden dolayı işlerine son verilen anestezi uzmanı ve hasta bakıcıya ait olduğunu tespit ettiklerini söyledi.

Yönten, görüntünün, ameliyathanede temizlik sırasında çekildiğini, durumun anlaşılmasının ardından Sağlık Bakanlığına gerekli müracaatların yapıldığını ve olayı gerçekleştiren kişilerle artık bağlantılarının olmadığını bildirdiklerini ifade etti.

Görüntülerin şubat ayında çekildiğini belirlediklerini dile getiren Yönten, görüntüdeki kişilerin de olayı doğruladığını, ameliyathanede vaka bulunmayan bir gün stres atmak amacıyla böyle görüntü çektiklerini, kötü niyetleri olmadığını bildirdiklerini kaydetti.

Yönten, görüntüyü cep telefonuyla kaydeden kişinin ise olay ortaya çıkmadan önce istifa ederek, hastaneden ayrıldığını, olayla ilgili incelemenin devam ettiğini sözlerine ekledi.




AA

24 Mayıs 2009 Pazar

İshak Alaton'dan ülke meseleleri

Zaman Pazar'da Ayın konuğu olan İshak Alaton, Kürt meselesi, yeni anayasa ve Ergenekon davası gibi kritik konularda tarihi mesajlar verdi. Alaton'dan herkese ders var:


EKREM DUMANLI - TURHAN BOZKURT'un röportajı

82 yaşında. 'Benim için her gün tatil. Gerçek emeklilik ne demek!' diyecek kadar çalışkan. 'Kardeşim' dediği Üzeyir Garih'le ödünç bir daktilo ile 1954'te kurdukları mühendislik şirketi Alarko, bugün Türkiye'nin en büyük holdingleri arasında. Garih'in menfur bir saldırıda hayatını kaybettiği Ağustos 2001'den bu yana daha az konuştu.

Yola yalnız devam etmenin verdiği hüzün yansıdı çehresine nadiren katıldığı basın toplantılarında. İki saat 10 dakikalık röportaj esnasında; babası Varlık Vergisi sebebiyle Aşkale'ye taş kırmaya götürülmüş, Milli Şef dönemi icra memurlarından sadece annesinin kemanını kurtarabilmiş, ülkesine kırgın bir adamdan çok, hâlâ Türkiye için uğraşan bir aksiyoner portresi ile karşılaştık. İshak Alaton, herkesin 'biliyorum' diyebileceği kadar tanıdık bir sima. Ancak yeni Anayasa'dan ekonomiye kadar geniş bir yelpazedeki ülke meselelerine vukufiyeti, berrak hafızası ve mütevazı yaşantısı Alaton'un bilinmeyenlerinin de çok olduğunu gösteriyor. Naif yanları o kadar çok ki... En yeni arabası 20 yaşında Lincoln. Cep telefonunu 10 yıl önce almış. Maillerini tek tek okuyor. Bahçede yetiştirdiği ıspanak ve pazılardan organik çorba ikram ediyor misafirlerine. Masasını biblo ya da başarı ödülleri değil kitaplar, gazete ve dergiler süslüyor. Biz sorduk, İshak Bey bütün içtenliği ile cevapladı. Bakalım neler söylemiş...





Alarko Holding'in patronu İshak Alaton, Ekrem Dumanlı ve Turhan Bozkurt'un sorularını cevaplandırdı.

Ergenekon davasını nasıl yorumluyorsunuz?

Ben bu davanın Türkiye için bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Çünkü şimdiye kadar bu kadar açık ve şeffaf tahkikat yürütülmedi. Bunun neticesinde de insanlar hukukun egemen oldukları bir ülkede yaşadıkları neticesine varabilecekleri yolunda bir inanca geldi. Ben de onların içindeyim.

Hukuk devletine duyulan güveni mi artıracak?

Hukuk devletine olan güveni arttıracağı gibi, Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğu noktasına belki gelinecek. Türkiye'nin buna çok ihtiyacı vardı. Ben özellikle bu yolda ülkemizin büyük adımlar atmakta olduğuna hep inandım. Çünkü TESEV'i (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı) kuralı 30 seneyi geçti. Bu mücadele gittikçe bir demokrasi arayışı bir şeffaf yönetim arayışı olarak da ifade edilebilir. Ben de bunu bir arayış ve hedefe yaklaşma olarak görüyorum. Onun için bu davanın da demokrasi yolunda büyük bir hizmette bulunmakta olduğuna inanıyorum.

30 sene öncesine gitsek... TESEV'i kurarken karşılaştığınız atmosferi düşündüğünüzde, o günün Türkiye'si ile Türkiye'yi Ergenekon davasına götüren fark ne?

Çok önemli farklar görüyorum. O zaman biz TESEV'i kurarken büyük bir endişeyle acaba Ankara'daki bürokrasi nasıl bakacak? diye endişelerimiz vardı ve bu endişe bizde uzun yıllar devam etti.

Bizim işlerimizi engel çıkarırlar diye mi düşündünüz?

Yalnız o değil. Yanlış anlaşılırız diye korkuyorduk. Çünkü Türkiye'nin kapalı zihniyetine tavır koymak olarak TESEV'i kurduğumuzu ilan etmiştik.

Kimler vardı kurucular arasında?

Rahmetli Nejat Eczacıbaşı, Feyyaz Berker ve Can Paker vardı.

Fikir sizden mi çıktı?

Evet. Nejat Eczacıbaşı beni çağırdı. Böyle bir fikrimiz olduğunu öğrenmiş. Kendisinin eski bir konferans heyeti olduğunu söyledi. 'Bu konferans heyetini canlandırmak istiyorum. Bize katkınız olur mu?' diye. Ben de bunu faydalı buldum. Kabul ettim ve Eczacıbaşı'yla beraber konferans heyetinin bir değişme sürecini yaşadık ve dediğimiz olayı birlikte başlattık.

Bir demokratikleşme paydası mıydı çıkış noktanız?

Çıkış noktamız demokrasi arayışı ve sivil bir yönetimin ihtiyacı. Şöyle bir perspektiften hareket etmiştim; 'Liberal bir ekonominin oluşabilmesi için liberal bir yönetim gerekiyor'. Demek, liberal yani çağdaş ekonomiye vara bilmek için, liberal bir yönetim; demokrasiye açık, insan haklarına saygılı bir Ankara yönetimini gerekli gördüm ve bunu dostlarımla tartışmaya başladım. O zamanlar daha yeni gelişiyordu. 80'li yıların başıydı ve bunun iş dünyasına olarak faydalarını dile getirdim. Birçok istihale geçirdik.

Ankara'da kime açtınız konuyu?

Ankara'da Özal'dan önce başlamıştık, o zaman Süleyman Demirel vardı.

Nasıl karşıladı?

O zaman henüz Demirel'in dikkatini çekecek kadar faal değildik Ankara'da. Daha çok İstanbul'daki örgütlenme ile yürüyorduk. Fakat duyuluyordu faaliyetlerimiz. Biraz TÜSİAD'ın dümen suyunda giderdik o zamanlar. TÜSİAD'ın ön planda olduğu zamandı ve TESEV bir farklı yol olarak göründü. Daha doğrusu biz onun öyle olmasını istedik.

Parayı TÜSİAD mı verdi?

Hayır, TÜSİAD hiçbir zaman para vermedi. Parayı bizler verdik.

Para konusu çok tartışıldı. 'Soros'un çocukları' gibi ağır ithamlar da oldu? Sizce bir hakikat payı var mı bu değerlendirmelerde?

Çok normal, çünkü Soros dediğimiz adamın 'Açık Toplum' olayına ne kadar destek verdiğini bütün dünya biliyor. Fakat Türkiye'de ismi çarpıtılarak ve kötü gösterilerek, kötü şöhrete ermesi yolunda bir çabalar sarf edildi. Benim George Soros denen insana büyük saygım ve sevgim var, bunu açık bir şekilde söylüyorum ve hiç çekinmiyorum. Çünkü saygıdeğer bir adam. Dünyanın liberal ekonomiye ve liberal düşünceye olması için dünyadaki saygın ülkelerin yönetimlerinin şeffaflaşması ve hesap verebilir hale gelmesi için çok çaba harcayan insan olarak ona saygı duydum. Soros'un Açık Toplum Enstitüsü (ATE) yoluyla bizlere maddi destek verdiğini her zaman açıkladık. Hiçbir zaman gizli saklı olmadı. Bizim sitemizde bu açıkça gösterildi: ATE'nin bizlere maddi destek verdiğini hiçbir zaman saklamadık. Bunu bangır bangır bağırdık. İnternet sitesinde ne kadar para aldığımızı ve nerelere harcadığımızı da detaylarıyla gösterdik. İsteyenler her zaman o sitelere girip görebilir halde yürüttük. Hatta geçen sene bununla yetinmeyip bir Açık Toplum Vakfı'nı (ATV) kurduk. Kurucular da, Can Paker, İshak Alaton ve Osman Tavaf. Yönetim Kurulu'na da Emekli Büyükelçi Murat Sungur ve Hakan Altunay'ı da aldık. Yani, biz ATV'yi kurarken de yine internet vasıtasıyla ilan ettik. Bundan daha açık, daha şeffaf ve yaptıklarından gurur duyan başka bir vakıf göremezsiniz.

Gürcistan'da, Ukrayna'da 'Kadife Devrimlere ismi karıştı Soros'un. 'Acaba Türkiye'de de İshak Alaton, Can Paker gibi saygın isimler üzerinden Soros yeni bir düzen mi tesis etmeye çalışıyor?' soruları gündeme geliyor.

Gündeme gelen bu sorulara biz de hak verdik ve dedik ki bizim yapmak istediğimiz şeffaf, açık ve hesap verebilir bir yönetim, yani demokrasiye hizmet. Hem TESEV, hem ATV olarak bizim hedefimiz bu. Ve bu mesajı verirken de daha önce kendimizden başladık. Biz şeffaf bir yönetim istedik ATV olarak. Aldığımız bağışlar, yaptığımız harcamalar, paraların nereye gittiğini, hangi yollardan harcandığı ve hangi etütlerin yapıldığı sitemizde de yer aldı.

TÜRKİYE'DE VESAYET FELSEFESİ HAKİM OLDU

TESEV'in başörtüsü, Kürt meselesi, sivilleşme anayasa gibi sivri uçlara dokunması mı bu alerjiyi artırıyor?

TESEV'in eleştirilen yönü şu oldu: Türkiye şu güne kadar tam demokratikleşemedi. Hep demokrasinin kenarında dolaştı, fakat demokrasiyi özümseyemedi. Bugün dahi Türk toplumu, tam manada demokrasinin neyi içerdiğini anlamış değil. Çünkü hiçbir zaman bunu yaşamadı. Türkiye'nin yönetimine daima bir vesayet felsefesi hâkim oldu. Daha iyi bilen bir yönetim, yani topluma hizmet etmeyi henüz hazmedememiş bir yönetim felsefesi daima egemen oldu. Türkiye'de 'Ben daha iyi bilirim, onun için toplumu güderim, toplumun güdülmeye ihtiyacı vardır' zihniyeti kaim oldu.

Darbelerin çıkış noktası da bu mu acaba?

Darbeler tamamen ayrı bir olay, çünkü muhtelif güç odaklarının karşı karşıya gelmesi neticesinde olmuş olaylardır. Fakat genel çizgide demokrasiyi özümseyememiş, yaşamamış bir toplumun sancılarıdır bunlar. Bu sancılara ilaç olabilir umuduyla bizler TESEV ve ATV olarak yola çıktık.

Bu perspektifte bu kadar çabalıyorsunuz, sivilleşmede bir sürü adım atılıyor. Daha 2 yıl önce Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kriz yaşandı. Sizin o dönemdeki demeçlerinizi dikkatle takip ettik. İlginç bir şekilde çok umutlu konuşuyordunuz. Öncelikle 27 Nisan e-muhtırasını İshak Alaton nasıl karşıladı?

Kabul etmek lazım ki bu gibi olayları biz er veya geç bir şekilde törpülüyoruz ve atlatıyoruz. Çünkü Türkiye'nin demokrasileşme yolunu engebelerle dolu olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu engebelerden biriydi ve bu da atlatıldı. Hani o günkü tutumuz daha önceki tutumundan hiç farklı olmadı. Her zaman daha açık bir toplum, daha şeffaf bir yönetim ve daha fazla demokratikleşme yolunda ortaya çıkan manileri atlatarak ve onları da topluma mal ederek yola davam etme felsefemizden ayrılmadık.

Demokrasi açısından doğru bir şey miydi? Türkiye'yi dışarıda zor durumda bırakmadı mı bildiri?

Muhakkak ki öyle oldu. Çünkü buna Türkiye'nin dostları, yurt dışındaki dostları da aynı şekilde bir reaksiyon gösterdi. İçeride de bu olumsuz olay bir şekilde atlatıldı çok şükür.

O dönemde size soranlar oldu mu 'ne oluyor' diye?

Tabii ki oldu. Çünkü o zamanlar biz de bunun atlatılması gereken bir engel olduğu hususunu açıkça ortaya koyduk.

Sonrasında kapatma davası geldi. Siz de 'Türkiye adına karamsar değilim, büyük bir heyecan duyuyorum' dediniz.

Her şeye rağmen.

Her şeye rağmen...

Evet öyle. Yani bu davalara rağmen diyorum ki doğru yoldayız. Çünkü er veya geç doğru yolu bulacağımıza inancım hiçbir zaman eksilmedi ve nitekim haklı çıktım.

Sizi çok iyimser bulunlar var mıydı?

Vardı. Ama ben kendimden emindim. Çünkü bunun netice almayacağını biliyordum, yani bu yapılan adımların demokrasiyi sekteye uğratmak isteyen hareketlerin başarısız olacağını daha önceden biliyordum.

ESKİ DARBELER ARTIK YAŞANMAZ

Türkiye'de darbeler dönemi bu anlamda kapanmıştır diyebiliyor musunuz?

Dikkat edersek artık darbelerin de kendine göre yumuşamış hallerini yaşıyoruz. Post modern vs. Evet, artık eskiden alışmış olduğumuz sert darbelerin yaşanamayacağı hususunda hepimiz hemfikiriz artık. Yaşanamayacağı için alternatifler aranıyor. Alternatifler her zaman yarım tedbir olarak kalıyor ve toplum üstesinden de geliyor. Bunu görmemiz lazım. Hiç ümidimi kaybetmedim.

Anayasa değişikliği tartışılıyor. Sizin görüşünüz nedir?

Çok açık olarak bir politikamız var TESEV olarak. 'Anayasanın yeniden ele alınması lazım' diyoruz ve bunun için çok açık ve aktif bir çalışmamız var. Yeni Anayasanın tesisi, hazırlanması ve halkoyuna sunulabilmesi için çok aktif bir programımız var. Bunu da ortaya koyduk. Her zaman da şunu söyledik: Artık 1982 Anayasasıyla yola devam edemeyiz. Bugünkü şartlarda demokratik bir ülkeye yakışmayacak bir Anayasa.

Bu elbise dar geliyor bize...

Yalnız dar geliyor değil, aynı zamanda da 'Arkaik' kelimesini çok rahat kullanmak lazım. Arkaik, yani geride, antikte kalmış. Artık geçerliliği olamayacak kadar eskide kalmış bir anayasa ile hâlâ kör topal yönetilmeye çalışılan bir toplum haline geldik. Artık yeter diyoruz, yani artık çağdaş, insan haklarına saygılı bir anayasaya ihtiyacımız olduğunu bangır bangır bağırıyoruz.

Hükümetin bir girişimi var. Bir TÜSİAD ve TESEV üyesi olarak nasıl bir tavsiyeniz olur? Hükümet nasıl bir yol izlemeli ki bu kez Anaysa değişikliği akim kalmasın?

Anayasa değişikliği çalışmalarının her seferinde yarım kaldığı doğrudur. Bunun esas sebebi hükümetin kendine olan güveninin az oluşudur bana sorarsanız. Bugünkü yönetimin kendine güveni azalmıştır. 2003'te yola yeni çıktığı zaman eğer hızlı bir şekilde ve kendine güvenerek yeni bir anayasanın çalışmalarına girişmiş olsaydı, buna gereken önemi vermiş olsaydı yeni bir anayasaya çoktan sahip olmuştuk. Ama zamana yayıldığı için zaman içinde eritilerek bir neticeye varılmak istendiği için o neticeye varılamıyor. Çünkü zamanla insanlar yoruluyor. Fikirler yoruluyor. İnsanların heyecanı tavsıyor, azalıyor ve sonra bir yerde de tıkanıyor ve eskiye dönülüyor.

Statükonun payı yok mu hiç bu tabloda?

Elbette. Türk toplumunda statükoda yaşama hissi her zaman egemen oldu. Yani toplumda statüko şartları içinde yaşama neredeyse ihtiyaç haline geldi. Değişikliği endişeyle, korkuyla karşılayan bir toplum haline getirildik. Bunun da sebebi demokrasiye olan uzaklığımızdır. Demokrasiye güvenmeme, daha doğrusu demokrasiden korkma...

Hükümet ne yapmalı bu durumda?

Yeni Anayasa için daha cesur olmalı tabii. Çünkü hükümet o yetkiyi, o vekaleti halktan almış. Hükümet anayasayı değiştirecek. Hazırlayacak, önce Meclis'ten geçirecek, sonra gerekirse referanduma sunulacak.

Muhalefetle mutabakat arayışı var. Ancak CHP'nin peşinen 'hayır' diyeceği konuşuluyor ...

Bakın MHP bile bunun gerekli olduğu sinyallerini veriyor, fakat diğer muhalefet partisinin her zaman bir 'biz istemezük' duruşu olmuştur ki Türkiye'de statükonun devamı sanki onun için değişmez bir kuraldır.

CHP DESPOT BİR PARTİ

Çok ağır ifadeler kullanıyorsunuz CHP için, 'despot bir parti' diyorsunuz.

Evet, onu da söylüyorum. Çünkü değişimi göze alamıyorlar. Her zaman yukarıdan emirle yönetilen bir Türkiye'nin özlemini çeken bir felsefenin ürünüdür bugünkü muhalefetimiz.

Oradaki dostlarınız 'İshak Bey biraz ağır oluyor' demiyor mu size?

Diyorlar. Ama ben bunu normal karşılıyorum. Çünkü 'dost acı söyler' diyorum. Benim de cevabım bu oluyor. Türkiye'nin hızlı bir değişime ihtiyacı var. Bu değişimi temin etmek için sivil toplum elinden geleni yapıyor. Bu değişime heyecan katmak için biz sivil toplum olarak destek veriyoruz. Ne çare ki siyaset kurumu bizim kadar cesur davranamıyor. Vekâlet verdiğimiz insanlar, yönetim ve tabii bunun içinde muhalefet bizim kadar cesur davranamıyor. Demokratikleşme için bir bedel ödenecekse hepimiz bu bedeli ödemeye hazırız. Bunu da söylüyoruz, ama ne çare Ankara'da aynı cesaret ve heyecanı göremiyoruz.

Bir anlamda siz hükümetin uzlaşma çabalarını takdirle karşılıyorsunuz, ama muhalefet, CHP buna 'hayır' dese bile yeni Anayasa'nın Meclis'ten geçirilip halkın önüne getirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz.

Yüzde 100. Bunun için de raporlar hazırlıyoruz, ilan ediyoruz konferanslar organize ediyoruz. Bunun için Millet Meclisi'ndeki dostlarımıza gereken telkinlerde bulunuyoruz, fikirlerimizi veriyoruz. Aynı cesareti onlarda da görmeyi arzu ediyoruz.

Burada topyekûn bir değişikliği mi öngörüyorsunuz TESEV ve iş dünyası olarak? Yoksa parçalar halinde bazı maddeler üzerinde mi? Sizce hangisi daha faydalı olur?

Bu tartışılabilir. Teknik bir tartışmadır. Her halükarda değişikliğin kaçınılmaz olduğunu herkes biliyor. Ankara da bunu biliyor ama ipe un seriyor ve ileriye bırakıyor. Bu iş kangrenleşiyor, kokuşuyor ve neticeye varamamanın sıkıntısını toplum çekiyor.

Burada Sayın Erdoğan'ın rolünü nasıl görüyorsunuz? Çünkü o da aslında siyasette cesaretiyle, liderlik özellikleriyle bugünlere gelen bir isim...

Ama onu da kabul etmek lazım ki sayın başbakanımız da gerçeklerin idrakinde bir insan olarak limitlerini, hudutlarını biliyor. Daha fazla rahatsızlığa sebebiyet vermemek için ve sivrileşmemek için elinden geleni yapıyor. Bunu da anlayışla karşılamak lazım. Aslında böyle bir değişimin muhalefetin desteği ile yapılması çok şayanı tercih olurdu ve doğrusu da bu olurdu. Çünkü bu muhalefetin çıkarı yolundadır. Her şeye hayır demek eşittir muhalefet diye bir ön yargı var Türkiye'de. Bu da Türkiye'yi yarım bırakan esas amillerden biridir.

Kabinede yapılan değişiklikleri nasıl buluyorsunuz?

Faydalı birçok değişimin yapıldığını görüyorum. Çünkü yerinde yorulmuş olan insanların yerini yeni ve heyecanlı insanlar aldı. Böyle bir yeni bir atılımın ortaya konulması çok faydalar getirecek. Ayrıca dünyanın bütün yönetimlerinde aynı şey yaşanıyor. Bir müddet sonra daha yeni fikirlere açık, yeni insanlar görevi devralıyor. Yani bir bakanın kendi yerinde uzun yıllar kaldığı görülen bir olay değil. Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde hızlı bir değişim vardır.

Ali Babacan yeniden ekonominin başına geçti.

O da çok faydalı. Çünkü Babacan'ın hem ekonomide tecrübesi var hem gençliğin verdiği heyecan var. Bir de yapma azmi var. Tüm bunları yan yana koyduğunuz zaman muhakkak ki çok iyi neticeler alacak bir beklentim var Babacan'dan.

Sayın başbakanı, hükümeti krizi yönetme konusunda başarılı buluyor musunuz?

Şimdi bir şeyi kabul etmemiz lazım. Bir defa Amerika'nın ve ya Avrupa'nın yaşamakta olduğu derin krizi Türkiye yaşamadı ve bu kadar hafif atlatmasının gerisinde Türkiye'nin iki büyük talihliliği oldu. Biri gayrimenkul piyasasında mortgage denilen sistem henüz oturmamıştı. Oturmadığı için de bankalar gayrimenkule her hangi bir krediyi tanımamışlardı. Toksik (zehirli) varlıklar, gereksiz şekilde şişirilmiş kıymetler yoktu. Tüm bunlar bizde olmayan hatalardı. Bir defa mortgage sisteminin olmaması Türkiye'yi kurtaran en önemli faktörlerden biridir bence.

İlk defa bir sisteme geç girmenin faydasını gördük.

Bravo. İkincisi, daha da önemlisi bankacılık sistemi 2001 krizinden öyle bir dayak yemişti ki o günden sonra hızlı bir rehabilitasyondan geçti sektör. Bankalar zaten krize hazırdı. Rezervleri yerindeydi. Gerekli tedbirleri alabilecek durumdaydılar ve nitekim öyle oldu. Dikkat ettiyseniz hiçbir Türk bankası büyük bir sıkıntıya girmedi ve hiç biri de batmadı. Bu dünyada nadir görülen bir olaydır.

İzlanda'daki bankaların batmasıyla tüm ülke battı. Türkiye'de hiçbir banka batmadı ve ülke maşallah yoluna devam etti.

Ama kredi verilmiyor...

Ama bir defa teşhis koyalım. Şimdi gelelim bugünkü şartlarda bankalar kredi vermiyor. Neden? Çünkü çok temkinli davranmak istiyorlar. Zamanın geçmesini istiyorlar.

Kendileri açısından haklılar değil mi?

Kendileri açısından bir nebze haklılar, ancak çok haklılar diyemeyeceğim. Çünkü ekonomi durmuyor, çarklar dönüyor. Yalnız daha yavaş gidiyor. Bu arada tabii çok önemli bir faktör oluyor. Ekonomi hızlanamadığı için ekonomi normale dönmediği için hızlı bir şekilde işsizlik artıyor. İşsizliğin artmış olması birçok aileyi tedirgin ediyor. Bana her gün yüzlerce iş talebi geliyor çevremden.

Üstelik çok iyi diplomalarla değil mi?

Muhteşem kıymette insanlar bana işsiz olduklarını söyleyerek müracaat ediyorlar ve ben ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. Bunlara çare bulamamanın büyük bir sıkıntısını ve üzüntüsünü hissediyorum.

Çareler üretilmeli diyorsunuz.

Çareler üretmek için öncelikle bankaların hızlı bir şekilde kredi meselesini ele almaları lazım. Ancak kredi vermeye başlarlarsa, yatırımlar tekrar başlayacak, o işsizlere yavaş da olsa iş imkânı sağlanacak.

Hükümet köprü görevi üstenebilir mi?

Hükümetin burada fazla rolü olamaz. Buradaki rolü sadece dengeleyici ve dengeleri yakından takip edici olabilir. Sanayicinin bankalarla daha iyi diyalog kurması da önemli. Aynı zamanda krediyi geri ödeyeceğine dair bir güveni tesis etmesi de lazım.

Bankaların biraz daha esnek olması gerekmez mi?

Esnek olmaya çalışıyorlar, biz bunu kendi işimizde de görüyoruz. Mesela Meram bölgesi elektrik dağıtım işini biz aldık. Krizden önce kredi verecek olan bankalar kuyruktaydı, kriz geldi ve durdu. Şimdi yavaş yavaş harekete geçiyor ve biz de bu yavaş hareket eden finansal atmosferin içinde yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.

Dünya krizi olduğu için hükümetin elinde çok fazla enstrüman olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Küresel bir kriz olduğu net, ama Türkiye'nin krizden çıkabilmesi için alabileceği çok daha büyük bir tedbir var, o da bir an önce IMF ile anlaşmak. Anlaşmanın imzalanması piyasaları çok rahatlatacaktır. Anlaşma yapılmadığı müddetçe Türkiye'nin ekonomisi sanki askıda duruyor. Bu belirsizlik her şeye rağmen bugünkü dengeleri çok bozmuyor. İşte Türkiye'nin ekonomisi sağlıklı ve sağlam. Ama bu işsizliğin hallini hızlı bir şekilde öngörmek istiyor isek, bir şekilde yatırımlara tekrar başlamış olduğumuzu ispat etmemiz lazım. Bunu yapabilmek için de IMF ile anlaşmalıyız.

Bu sigorta mı olacak?

Sadece sigorta değil, aynı zamanda bir mesaj olacak. Yani, 'Artık işler normale dönüyor, tekrar yatırımlara başlayabiliriz.' Sinyalini vermiş olacağız. IMF ile anlaşma yapılmadığı müddetçe Türkiye kendi başına hareket eden bir uydu. Dünya ekonomisi içinde yörüngesi tam belli olmayan bir uydu olarak kalmaya mahkûm. Bu yüzden yatırımlar harekete geçemeyecek. Hem mevcut yatırımlar düşük bir kapasiteyle çalışmaya devam edecek, hem de yeni yatırımlara pek çok kişinin cesareti olmayacak. Yani cesaret eden insanların sayısı az olacak.

KRİZ ALARKO'YU TEĞET GEÇTİ

Peki, kriz grup olarak sizi nasıl etkiledi? Sizi teğet geçti mi?

Evet. Bizi fevkalade az etkiledi. Mesela hiçbir şirketimizden işçi çıkarmadık. Buna gerek görmedik, çünkü işlerimiz eskisi gibi devam etti. Ama bazı şirketlerimizde hacim düşüşü yaşadık. Tedbir aldık, fiyatlarımızı biraz düşürdük, kârlılığımızı düşürmeyi göze aldık, ama cirolarımızı çok düşürmeyi göze alamadık. Onun için cirolarımız program gereği devam etti, sadece neticede daha az kârla yetinmeyi öğrendik.

Maaşlarda kesinti yapan şirketler oldu...

Biz bu yola da başvurmadık. Maaşın bir kısmını ödeme yoluna da gitmedik. Eskisi gibi, her ayın sonunda maaşlarımız tam ve eksiksiz ödendi. Hatta bu sene ufak da olsa bir zam yaptık. Bir şey daha söyleyebilirim. Piyasadaki şirketlerin çoğunun yaptığının aksine, Alarko Holding olarak bu sene yatırım yaptık ve hatta temettü (kâr payı) bile dağıttık hissedarlarımıza.

İlginç. İşçi çıkaran zenginlerin yalı aldığını görüyoruz. Zengin olmak ile itibarı ayırıyor olmalısınız.

Bu mevzuda ben felsefi olarak çok uzun bir gelişme yaşadım ve daha yaşım 40'a gelmeden paranın çok kısıtlı rolü olduğuna inandım. Yani, para sahibi olmanın pek de önemli olmadığı neticesine vardım. Bir miktar paraya sahip olduktan sonra daha fazla paranın mutluluğa çok fazla katkısı olmadığı neticesine vardım. Paranın ötesinde arayışlarım oldu. O da nedir diye kendime sorduğum zaman itibar, saygınlık olduğumu düşündüm. 'Saygın bir ömür, zengin bir hayata tercih edilir' diye düşündüm. 'Belki şirket olarak veya aile olarak çok da zengin olmayacağız, ama saygın olacağız.' dedim. Türkiye'deki şartlarda dahi saygınlığın her şeyin ötesinde olduğu neticesine vardık. Onun için Alarko'da çalışanlardan da aynı şeyi bekledik.

FORBES'İN KAPAĞINDA GÜZEL OLABİLİR, AMA BUNUN İÇİN HİÇ UĞRAŞMADIM

Forbes'in kapağında olmak güzel bir şey, değil mi?

Güzel bir şey olabilir, ama bedeli çoksa o zaman olmak güzel bir şey değil. Ama Forbes mecmuasının kapağında olmaktansa, ismi söylendiğinde 'güvenilir' biri denilmesi çok daha önemli. O yüzden piyasada saygın bir şirket olarak biliniriz. Çünkü biz buna önem veririz. Çok zengin olmak için çok zaman harcamadım. Paranın sadece iki rolü olduğunu düşündüm; birincisi alışveriş aracı. Yani, bir şeyler almak için, ihtiyaçlarını karşılayacak ürünleri almak için. İkincisi, bir miktar parayı kenara koy ve yaşlı günlerinde güven hissini tatmin edersin. Yaşlı günlerinde seni tatmin edecek paradan fazlasının hiçbir fonksiyonu yok, hatta yük oluyor sana. 'Zararı var, faydası yok.' neticesine vardım ben. Neden? Çünkü çok para yönetmenin de kendine göre dertleri var.





Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton, gösterişten uzak durmaya özen gösteriyor. İki arabası var. 20 yaşındaki Lincoln ve 41 yaşındaki Mercedes 280S. İkinci arabanın yeri farklı. Bunu şu sözleri ele veriyor: "41 senedir gözüm gibi bakarım. Hafta sonları gezmeye götürürüm. Sadık, güvenilir dost... 41 kere maşaallah!"

Geride ne bırakacaksınız miras olarak?

Neyim var ki? 2 arabam var, biri 1968 model Mercedes 280S, diğeri de 20 senelik Lincoln. En yeni arabam 20 seneliktir.

Niye değiştirmiyorsunuz?

Yürüyor, çalışıyor. Bugünkü arabamın 4 tekerleği var, bundan sonra alacağım arabanın da 4 tekerleği olacak. Ne farkı var? Çocuklarımın da merakı yok. Onlara hep paranın önemsiz bir meta olduğu yolunda daima telkinde bulundum ve zannediyorum başarılı oldum. Çocuklarımla gurur duyuyorum, yani Leyla olsun, Vedat olsun, gurur duyduğum iki insan. Paraya çok tamah etmeyen, zenginliğin önemli olmadığına inanan ve iyi insan olmanın önemini kavramış evlatlarım.

Yahya Efendi Mezarlığı'na komşu olmak huzur verici

Dünyanın fani olması...

Yahya Efendi mezarlığına bitişiktir benim evim.

Bilerek mi oradan aldınız?

Evet. Bilerek aldım, çünkü mezarlığın yanında yaşamanın huzur verici olduğunu düşünürüm. Çünkü her zaman insanın aklında fani olma olayı bulunduğu için yaşama daha heyecanla ve daha sevgiyle bakıyor. Nasıl olsa faniyiz, nasıl olsa geçiciyiz. Bunun bilincinde olan insan daha farklı yaşar. Fakat bir şey daha var: Sıfırdan başlamış bir insanım. Çok şartlarda, üniversiteye gidemeyecek kadar maddi imkânları kısıtlı bir aileden geldim. Kaynak işçiliği ile hayata atılmışım-bunu söylemekten hiçbir zaman utanmadım-İsveç'e gidip kaynakçılık yapmış, orada dünyaya açılmış, dünyanın insanlarını tanışmış, özellikle İsveç'in sosyal demokrat yönünü tanımış, sosyal yönetime inanmış bir insanım. Hayat felsefesi ona uygun oluyor. Fransızca'da çok güzel bir deyim var; 'Para, çok iyi bir hizmetkâr, çok kötü bir efendidir.'

VARLIK VERGİSİ'NDE SADECE ANNEMİN KEMANINI KURTARABİLDİK

Aslında sıfırdan değil, eksiden başlamış bir işadamısınız... O günlerle ilgili bir hatıranız var mı?

Var. Varlık vergisi sıkıntısının zamanla benim için çok büyük bir şans olduğunun neticesine vardım.

Galiba her şeyi satmışsınız?

Evet, satıldı her şey. Bir tek kemanı kurtarabildik.

Kime aitti?

Anneme aitti. Satılmadı, komşuya kaçırıldı. Varlık Vergisi için memurların hacize geleceğini öğrenen annem bir tek kemanını kurtarabildi. Sonra komşu bir müddet sonra iade etti. O kemanı da ablam aldı. Varlık vergisi benim için bir şans oldu; şimdi bunu söyleyince belki insanlar zor anlayacak. Sıfırdan başlamanın benim için büyük bir heyecan vesilesi olduğu kanaatine vardım. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanın valizini alıp İsveç'e gitmesi için sıfırdan başlaması lazım. Yoksa burada babamın yanında bir tüccar olacaktım.

Babanız, Cumhuriyet'in ilk yıllarında çok aktif rol almış...

Atatürk'ün hayranı, onu görmek için Cuma günleri Çubuk Barajı'na gider. Çünkü kendisi Ankaralıydı. O zamanlar Cuma günleri tatildi. Sırf Atatürk'ü görmek, onunla 1-2 saat aynı ortamı paylaşmak için dediğim baraja giderdi. Sonra Halk Parti üyesi oldu. Sonra partizan oldu. Sonra partinin Şişli Halk Evi gençlerine meccanen (bedava) Fransızca dersleri verirdi. İdealist bir adamdı, devletin tokadını yiyince bir daha kendine gelemedi. Bir sene Erzurum Aşkale'de kaldı. Döndüğünde saçları bembeyazdı, onu tanıyamadım. Çok ihtiyarlamıştı. 41 yaşında ihtiyardı. Devletine küstü ve bir daha kendine gelemedi. Bu onun felaketiydi, ama benim başlangıcıydı. Ben durumu kendi lehime çevirdim, 'Ne mutlu bana ki sıfırdan başladım' dedim hep kendi kendime.

O gün yapılanlar bir hataydı. Devletin özür dilemesini beklediniz mi hiç?

Bir ara bunun özürle halledilebileceğini düşündüm. Yani birileri çıkıp o günün devletinin hata yaptı diyebilirdi. Kimse de kalkıp tazminat istemeyecekti. Bunu devlet yapabilirdi. Ama nedense devlet katında bu anlayış yok. Ben şuna inanırım: Bir insan hata yapabilir ve hatasını kabul ederek özür dilemesi onu yüceltir. Ama Ankara yönetimi hiçbir zaman buna inanmadı, bunu anlamadı. Hâlbuki ben derdim ki, bu gibi geçmişte kalmış hatalar ve ya olumsuzluklar devlet nezdinde özür dilenir ve özür dileyen devlet de olsa yücelir. Saygınlığı artar. Yapılan hataların inkâr edilmesinin yanlış olduğunu her zaman söylerim. Hala bugün yönetim geçmişin hatalarını ört bas etmek, unutturmak için elinden geleni yapıyor ve ben bunu anlamıyorum. Neden?

Kürt meselesi ile ilgili Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Başbakan 'iyi şeyler olacak' diyorlar. Bu konuda çözüme yaklaştığımıza inanıyor musunuz?

Hızlı bir değişim olduğunu görüyorum ve bundan mutluluk duyuyorum. Bundan önceki çabalarımızın ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyorum. Çünkü 25 yıl önce Diyarbakır'a gittim. TESEV olarak Güney Doğu'nun kalkınması ile ilgili bir seminer yaptık. Orada Diyarbakır'ın varoşlarını dolaştım, çaresiz, yılgın insanlarıyla bir araya geldim, onlarla iletişim kurmaya çalıştım. Bugün atılan adımlar doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Bugün Doğu'ya çare bulma yoluna çok yaklaşıyoruz, aynı zamanda Güney Doğu'ya, Kuzey Irak'taki Kürdistan'ı da içine alacak bir yol izlemek lazım. Bölünme korkusu yaşamamak lazım. Çünkü bu korkuyu yaşayacak hiçbir sebep yok. Böyle bir korkunun yaşanması hüzün verici. Bu kadar kuvvetli ordusu olan bir ülkenin böyle bir korkuyu yaşaması biraz utanç verici. Her halde gerilimi sürekli ayakta tutarak bu gerilimden istifade etmeyi düşünen odakların olma ihtimalini yüksek görüyorum.

G.Doğu'da kuyular kazılıyor. Çıkan kemikler var. Tutuklanan muvazzaf askerler var bu çerçevede.

Çok faydalı olduğunu düşünüyorum, gerçeklerin ortaya çıkarılmasında bu adımları çok olumlu buluyorum. Çünkü geçmişte hatalar yapılmışsa ve bu hatalar ortaya çıkararak ileride aynı hataların tekrarlanmaması yolunda tedbirler alınıyorsa bu sadece Türkiye'nin çıkarına uygundur. Ülkenin demokratikleşmesi, kendi içerisinde barışı geliştirmesi yolunda önemli adımlardır.

Kendinizi, 'Demokrasinin amigosu' olarak tanımlıyorsunuz?

Biraz öyle. Demokrasiye inanmış, faydalarını bilen, demokratik bir İsveç'i yaşamış, liberal sosyal demokrasiyi destekleyen biriyim.

Sanki tribünlerde 'amigo'nun tezahüratlarına eşlik edenlerin sayısı artıyor mu?

Bence çok artıyor ve bu yolda çabalayan insanların çevresi tarafından saygın insan olarak görüldüğüne inanıyorum ve benim şahsi saygınlığıma bu da katkıda bulunuyor diye bir inancım var.

1960'larda fabrikada duvarları boyamışsınız, hatta kafeterya açmışsınız. Sonra polis basmış.

Komünist dediler. Sendikanın ihbar ettiği sonradan ortaya çıktı. Sendika başkanı sonra bir gün bunu bana itiraf etti. 'Ben sizi ihbar ettim' dedi. Nedenini sordum, 'İşçileri o kadar memnun ediyorsunuz ki bize iş kalmıyor.' dedi. Bunu bana açık söyleyebileceğini ifade ettim. Sendikacılığa inandığımı söyledim. Sendikacılık da çok değişti. Bugün sendikacılık bir yerde zayıfladı fakat diğer taraftan da akıllandı. O günkü sendikacılık kavga platformu arayan bir faaliyetti. O da o günün felsefesinden kaynaklanıyordu; ille de sermaye ile emek kavga halinde olmalılar diye bir inanç vardı. Ama zamanla bunun yanlış olduğunu anlattım, hatta bu hususta yazılarım da var; 'Sermaye ile emek el ele verince her iki taraf zenginleşiyor.' dedim.

Türkiye'ye çok zaman kaybettirdi bu kavga...

50-60'lı yıllar hep bununla geçti.

68 kuşağını nereye koyuyorsunuz bu anlamda?

68 kuşağı kırılma noktasıydı ve olmalıydı. Avrupa'da da bu yaşandı. Bu noktadan sonra akıllanma devresine girdik.

Peki, kriz döneminde Marks'a atıfta bulunarak ilginç bir çıkış yaptınız. Alaton Marksist mi?

Evet, ben kendim kaç kere Marxist liberal olduğumu ifade ettim. Daha doğrusu liberal Marxistim. Neden? Yalnız bir farkımız var, Marx üretim araçlarının yarı tarif edilmemiş bir kitlenin elinde olmasını, sermayedarın elinde olmamasını söylüyor. Devletin elinde oldu işte. Rusya örneğinde gördük. Olmadı işte, korkunç yolsuz ve hesap verme lüzumu duymayan ve kendi içinde çürümüş yönetimdi. Sovyetler'in yıkılmasının ana sebebi de baştaki güruhun kendi içindeki çürüklüğü oldu. Kendi içinde çöktü.

Siz konuştukça gruptan yöneticiler bunları konuşmasaydınız gibi tepkiler alıyor musunuz?

Aslında bunu yaşıyorum, şirket kurulduğundan beri yaşıyorum. Çünkü bir tarafta fazla konuşmaması gereken bir şirket yönetimi var, diğer tarafta fikirlerini açıkça söyleyen yönetim kurulu başkanı koltuğunda bir adam var. Bu kendi içinde korkunç bir çelişki ve bu çelişkiyi hayatım boyunca halledemedim. Tabii, önemli bir şey yaşadım; bir kitapta okumuştum, 2000 yıl önce yaşamış bir filozof var Seneca diye. Seneca diyor ki, 'Bir toplum içinde toplumun faydası yolunda fikir üretebilen insan bu fikrini açıklamıyorsa bu insan ya tembeldir, ya bencildir ya da korkaktır. Bir toplumun içinde saygın olmak isteyen insan, fikirlerini açıkça ortaya koyabilme cesaretine sahip olmalıdır.' Ben de hep buna inandım. Eğer fikrim varsa ve toplumun çıkarı doğrultusunda ise o zaman bu fikri şahsen zarar görsem de söylemem lazım. Bu sorumluluğu ben her zaman duydum ve çoğu zaman bu fikir söyleme olayı şirketimin lehine olmadı, şirketimin aleyhine olan birçok olay yaşadım. Bunu her zaman yaşamaya devam ediyorum.

Türkiye'deki laik-anti laik, Sünni-alevi ayrımları için ne düşünüyorsunuz?

Hepsi hızlı bir şekilde törpüleniyor, yumuşuyor. Şimdiye kadar bu ayrımların faydasına inanmış bir sistemde yaşadık. Ancak bunun zamanının geçtiğine insanlar farkına vardı. Bunu törpülemek için köprüler kurmaya başladılar. Her zaman söylerim: Duvar inşa etmektense köprüler kuralım. Duvarları yıkalım.

DEMOKRATİK BİR ÜLKEDE BAŞÖRTÜSÜNE KARIŞAMAZSIN

Türkiye'de bir çok yasak var, bunlardan biri de baş örtüsü yasağı. Siz bu yasağı nasıl izah ediyorsunuz?

Bu yasaklardan biri sadece. Artık gittikçe marjinalleşen, önemi azalan ve bir gün öneminin tamamen ortadan kalkacak bir olay olarak görüyorum. Demokrasinin gereğidir. İnsanların istedikleri gibi yaşama hakları vardır. Kılık kıyafet de bu yaşama hakkına girer. Buna karıştığın zaman demokratikleşmeden uzaklaşıyorsun. Başörtüsü konusunda da müdahale hakkın yok.

Taraf gazetesinin varlığını önemsediğinizi söylüyorsunuz...

Her zaman söyledim ve buna devam da ediyorum. Yabancı dostlarım beni ziyaret ettikleri zaman, fırsat buldukça Taraf gazetesinin Türkiye'ye çok önemli hizmette bulunmakta olduğunu açık bir şekilde ifade ediyorum. Türkiye'nin demokratikleşmesi, şeffaf ve saygın bir ülke olma yolundaki arayışına Taraf önemli katkı sağlıyor.

Mali açıdan sıkıntı yaşadılar.

Onu hallettiler. Hallettiklerini büyük bir mutluluk içerisinde duydum. Ben değil, başka iş adamları gazetenin maddi imkânlarını desteklediklerini bana ifade ettiler. Özellikle memnun oldum. İlan bakımından da çok büyük bir sıkıntı çekmediklerini söyleyebiliriz. İlan veren bir grup olmadığımız için bir yaklaşımımız olmadı. Biz sadece Alarko Carrier'in kedili reklamını veriyoruz.

İlan verirken ayırım yapar mısınız şu kanala versek ve ya şuna vermesek diye?

Bir defa benim bir rolüm yok. Çünkü 15 seneden beri fiili olarak yönetimden çekilmişim. Ama Holdingin hiçbir şirketin hiçbir kararında etkili değilim. Holding'in YKB sıfatını taşımaktan öte bir sorumluluğum da yok, yetkim de yok. Çünkü 17 yıl önce bir makale yayımladım bizim kurum içi gazetede. Başlığı da 'Lüzumsuz olabilmek'ti. Böyle deyişimin gerisinde günlük sorunlardan ayrılmak isteyişim vardı. Yani, yönetimin günlük sorumlulukları benim için önemli olmaktan çıktı, çünkü 'Yerime benden daha iyi görev yapan profesyoneller şirkette yetişti' dedim. Bu profesyonellere gözü kapalı inandığımı ifade ettim. Onların kararlarına saygı duyuyorum, onlara destek vermek benim için yeterli oluyor. Karar alma mekanizması içinde bulunmak istemediğimi ifade eden yazı yazdım. Bunun faydalarını dile getirdim; yani insan bir yaşa gelince yerini gençlere devretmeli ve kendisi 'akil insan' rolünde biraz geride kalmanın mutluluğunu yaşamalı. Ben bugün o mutluluğu yaşıyorum.

Bir pişmanlık yok, değil mi?

Katiyen. En ufak bir pişmanlığım olmadığı gibi kararımın benim hayatıma büyük katkısı olduğuna inanıyorum. Bunun bir neticesi olarak da kalan zamanımı toplumun arayışlarına yön vermede kullanıyorum. Böyle olmasaydı, TESEV'e vakit ayıramayacaktım, ATV'yi kuramayacaktım. Gelen yabancı misafirleri hüsnü kabul buyurup gereken mesajları veremeyecektim ve ya onları tatmin edecek platformlar bulamayacaktım. Hâlbuki bugün bütün bunları yapabiliyorum. Hem vaktim var, hem de bu mesajları verebilmek için bir birikime de devamlı sahip oluyorum. Yeni şeyler öğreniyorum ve yaşıyorum, çok okuyorum, çok şey hazmediyorum, çok şey üretiyorum.

Bugünler ne okuyorsunuz?

George Friedman'ın 'Yüzyıl sonra dünya nasıl olacak?' adlı kitabını okuyorum.

Friedman için çok fütürist olmuş dediler.

Fütürist de denilebilir.

Türkiye'yi yeni dünyada merkeze yerleştirdiğini görüyoruz. Katılıyor musunuz?

Bunu ancak gelecek gösterir. Bugünden söylemek mümkün değil. Ama enteresan fikirleri var. Friedman, gelecek yüzyılı tahayyül ederken Türkiye'ye çok önemli bir rol biçiyor. Türkiye'yi dünyanın ilk 10 kuvveti içinde olacak ülke olarak görüyor. Muhtemelen haklı. Türkiye zaten şu anda 16. 10. olmamak için de hiçbir sebep yok. Jeopolitik konumu itibarıyla çok önemli bir ülke. Orta Doğu'ya hâkim ve orayla Avrupa arasında köprü. Bunun yanında Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ortaya çıkan birçok ülkeye ağabey. Tüm bunlara baktığınızda lider bir Türkiye görüyorsunuz ve gurur duyuyorsunuz. Böyle bir Türkiye gurur verici. Yeter ki, yönetim biraz daha saygın olsun. Yönetimin saygınlığa önem vermeyişi kötü. Saygınlık arayışında eskisiyle hesaplaşma çok önemli bir yer tutuyor. Yönetimin eskiden kalma hataları gözden geçirmesi, analiz etmesi, onlardan ders alması ve gerektiğinde de özür dilemesi ve özür dileyerek de saygınlığını artırması çok önemli.

Ermenistan'la şu andaki ilişkiler?

Bu da aynı söylediklerimin içinde yer alıyor.

Doğru adımlar mı atılıyor?

Muhakkak ki doğru adımlar atılıyor. Gecikmiş adımlar olarak görüyorum, 30 yıl önce atılması gereken adımlardır. Bu adımlar eğer atılabilmiş olsaydı, 40 bin kişi Yukarı Karabağ'da ölmezdi. Benim inancım budur ki, eğer Türkiye ağırlığını koyup da bir çare bulmuş olsaydı kangren olmuş olaya, Karabağ Savaşı yaşanmayacaktı ve o kadar insan da ölmeyecekti. O savaş bir ezikliğin oluşturduğu olaydır. Yukarı Karabağ savaşını başlatan, Ermenistan'ın içindeki eziklik hissinin dışa vurumudur. Başka bir şey değildir. Çaresiz, her taraftan kuşatılmış bir yönetim köşeye sıkışmış bir kedi gibi. Olmayacak bir yere saldırdı ve bir savaş çıkardı. Hâlbuki Türkiye, Ermenistan ile dostluğu geliştirseydi, böyle bir savaşa girmeye bir sebep yoktu.

Tarihi geriye sarma imkânına sahip olsaydık, Y. Karabağ savaşının çok gereksiz bir kan dökümünden başka bir şey olmadığını görürdük.

Türkiye, sanki çözümde katalizatör rolü üsteleniyor gibi duruyor?

Üsteleniyor ama gecikti. 30 sene önce bunu yapabilirdi. 70-80'li yıllarda buna önayak olabilirdik, dostluğumuzu gösterebilirdik ve savaşa gerek kalmazdı.

Obama, 24 Nisanda soykırım kelimesi kullanmadı...

Buna gerek yok; her yıl aynı endişeyi yaşamak, acaba ABD Başkanı bu kötü kelimeyi kullanacak mı kullanmayacağını, 'soykırım' diyecek mi demeyecek mi? Yüreği ağzında bir ülke olarak yaşamak açık söyleyeyim size, bana utanç veriyor. Utanıyorum resmen. Her yıl 24 Nisanda aynı endişeyi yaşamak beni üzüyor. Buna gerek yok. Ayıp ediyoruz kendimize. Farz edelim ki söyledi, ne olacak? Biz insan olalım, biz kendi tarihimizle tanışalım, bilelim ve gerekirse de özür dileriz. Bundan gocunmuyorum. Geçmişte olan bir olayın özrünü dileyerek saygınlık kazanmak, yücelmek bana bir şans gibi geliyor. Biz bu yücelme ve saygınlık kazanma şansını yitiriyoruz ve geride bırakıyoruz.

İSRAİL'İN DE HATALARI VAR

2005'te Filistin'de Mahmud Abbas seçimi kazanınca Orta Doğu barışıyla ilgili ümitli olduğunuzu belirtmiştiniz ve İsrail'in Gazze şeridinden çekilirken konutları yıkmamasını istemiştiniz. Ancak geçen yıl Gazze'de daha trajik saldırılar oldu. Barış olmadı. Olup bitende İsrail'in hataları yok mu?

Bütün ülkeler gibi İsrail'in de hataları var. Hele bugün yeni yönetim daha çok hata yapma potansiyeline sahip, çünkü daha az anlayışlı. Bundan önceki yönetim daha çok anlayışlı ve barış taraftarıydı. Şimdiki yönetim tam tersi. Bu da endişe ve umutsuzluk kaynağı, başka bir şey değil. Bugünkü dünyanın gidişatında kaybedilmiş şansların sıkıntısını çeken insanlardan birisi de benim.

Saldırılarda masum çocuklar, kadınlar öldürüldü. Üzülüyor musunuz?

Çok üzülüyorum. Çünkü bazı fırsatlar kaçırıldı. Barışa çok yakın olduğumuz zamanlar oldu. Nedense yakalayamadık. Barış güvercinini nedense yaşatamadık.

İSRAİL VE FİLİSTİN'DE ANNELER İŞ BAŞINA GEÇSE KRİZ BİTER

Gazze'de çocuklar, kadınlar İsrail bombalarına hedef oldu. Masum insanlar öldü. Bir insan olarak sizin düşünceniz. Ne düşündünüz, tepkiniz neydi?

Çok üzüntü verici olayların yaşandığını düşündüm. Her iki tarafta da insan hayatına önem verilmeyişi büyük bir utanç benim için. Hele masum insanların ölüme açık olmaları, ölüm tehlikesiyle yaşamaları ve ölmeleri utanç verici bir olay. İsrail ve Filistin'de anneleri yönetime getirsek bu kriz 1 günde çözülür.Hep buna inandım. Bir an için düşünün her iki tarafın yönetimleri sırf kadınlardan meydana gelmiş. Hiç erkek yok. Barış o gün yakalanırdı. Kadınların egemen olduğu toplumlar savaşa uzak kalır. Çünkü kadınlar çocukları düşünürler ve savaşmazlar. Erkekler çocuklarını düşünmüyor. Erkekler hep saldırgan oluyorlar. Erkek egemen olduğu toplumlarda saldırganlık yüksek oluyor. Bizim toplum da öyledir.

Saldırılar sırasında Türkiye'de gözler Yahudi cemaatine yöneliyor. Sizin de pozisyonunuzu anlıyoruz. Siz neler yaşadınız?

Üzülmekten daha fazla bir şey yapamıyorsun ve şunu ifade ediyorsun: 'Ora başka, bura başka.' Öncelikle ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım ve çok sonra sizler gibi Müslüman değilim. Bizi birleştiren aynı Cumhuriyetin vatandaşı olmak. Aynı hukuka ve şartlara sahibiz. Bazıları Müslüman doğdu, bazıları doğmadı; bu doğmayanın suçu değil ki. Allah sizleri çok sevdi ve sizlere iki hediye verdi. Birincisi, hayatı verdi, ikincisi de kutsal kitap Kur'an-ı Kerim'i verdi. Ama aynı Allah beni dünyaya gönderirken bana bir tek hediye vermekle yetindi; size verdiği gibi hayatı verdi, ama kutsal kitabı elime vermedi. Bu onun seçimiydi. Eğer sen o Allah'a inanıyorsan, o buna karar verdi, dedi: 'Sana iki hediye veriyorum; ama sana, İshak Alaton, hayatı veriyorum ama kitabı vermiyorum.' O'nun kararını sorgulamaya teşebbüs edersen sen Müslümanlıktan çıkarsın. Neden? Çünkü Allah'ın kararını sorgulama cesaretine sahip olmuşsun. O zaman sen artık Müslüman değilsin. Müslüman olmak için beni farklı insan olmama saygı duyacaksın. Buradan başlayacaksın.

Sayın Başbakan'ın Davos'ta Şimon Peres'le yaşadığı sahneyi izleyebildiniz mi? İlk yorumunuz ne olmuştu?

Moderatör denilen ABD'li gazetecinin bir yanlışı oldu. Bir Başbakan'ın omzuna laubali şekilde vurulmaz. Bunun mantığı yok. Mantık bana diyor ki, bu böyle olmamalı. Yemeğe 20 dakika geç gittiler. Ne fark eder ki? Bir Başbakanı zıvanadan çıkarıp öfkeyle ayağa kaldırmanın bir mantığı yok.

Sayın Başbakanın tavrı doğru muydu?

'Diplomatik değildir' diyenlerin yanında o da bir insan, o da öfkesine yenildi ve ifade etti. Bunu sorgulamak ve ya mahkûm etmek de doğru olmayabilir.





Alaton, fırsat buldukça holdingin bahçesindeki çiçeklerle de ilgileniyor.

BANA GELEN YABANCILARA GÜLEN'İN 'GİZLİ AJANDASI HİÇ OLMADI' DEDİM

Fethullah Gülen hareketi ile ilgili dışarıdan bir değerlendirme yapsanız, neler söylersiniz?

Bu hususta çok belirgin fikirlerim var, bunları çok defa ifade ettim ve etmeye de devam ediyorum. Fikirlerim şöyle: Fethullah Gülen Hocaefendi'yi eğitime önem veren, çağdaş eğitimin gelişmesine kendini adamış bir insan, bir aydın olarak tanıyorum. Bir ikinci yönü de dinler arası diyaloga çok önem veren ve bunun önemine inanarak katkılarda bulunan bir insan olarak tanıyorum. Çünkü ABD'ye gitmeden öncesin hatırlıyorum; İstanbul Spor ve Sergi Salonu'nda toplantılar yapılırdı. Salon hınca hınç dolup taşardı. 3-4 bin kişi toplanırdı. Solunda Musevi Cemaati'nin baş hahamı, sağında da Ermeni Rum Cemaati'nin başkanı Patrik Bartholomeos veya Patrik Mutafyan salona girerlerdi üçü birden. Üç ayrı dinin mensupları olarak gelirlerdi. Salondan müthiş alkış kopardı. Alkış dinler arası dostluk, yakınlık ve kardeşliğe verilirdi. Fethullah Gülen'in oluşturduğu bu imajı toplumun desteklediği neticesine varırdı insan. Ben de bunu yaşadım. Bu toplantılarda ben de bulundum ve çok önemli olduğu kanaatine vardım. Benim nazarımda müspet katkılarda bulunan bir insan olarak tanıdım. Bunun dışında birçok ithamla karşılaştığını biliyorum, bence bunlar çok kolaylıkla üstesinden gelinecek şeyler. Gizli bir ajandası olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Bunu da her zaman ifade ettim. Yabancılar gelip sordular, ben de: Böyle bir ajandanın hem olmadığına, hem de böyle bir fikrin geçersiz olduğuna inandığımı ifade ettim.

Peki, Türk okullarını nasıl görüyorsunuz?

Biz de destekledik. Bir kere Moskova'daki okulun arazisini biz temin ettik. 20 sene önce Moskova'da okul açılacağı zaman, bizim belediyeyle ortaklığımız vardı-hala da var Mosalarko diye bir ortaklığımız- o ortaklık sayesinde belediyeden gereken arazinin tahsisini aldık ve onu bu okulun inşası için tahsis ettirdik. Sonra inşaatı oldu, açıldıktan sonra kendim bizzat okulu ziyaret ettim.

Çocukları nasıl bulmuştunuz?

Liberal bir eğitim sistemi. Rusça, İngilizce ve Türkçe eğitim alıyorlar. Her milletten çocuklar vardı; Ruslar, Türkler, Japonlar, yabancılar, siyahlar vardı. Siyahi büyükelçilerin çocukları o okulda okuyordu.

Bu okulların dünyanın geleceğinde nasıl bir rolü olacak?

Ben bu okulların dünya barışına büyük katkıları olduğuna candan inanıyorum. Afrika'da da aynısını gördüm. Güney Afrika'da, Cape Town'da okulu ziyaret ettim. Afrika'nın uç kasabalarından gelip de Türkçe şarkı ve şiirler söyleyen çocukları fiilen izledim.

Bizim dilimizi konuşan farklı milletlere mensup çocukları, gençleri görünce ne hissediyorsunuz?

Her zaman büyük heyecan duyarım. Bu kültürü yurt dışına taşımanın çok önemli bir yan tesiri olduğunu düşünüyorum, çünkü oraya barış seven ve barışı arayan bir Türkiye imajı verdiğimizi düşünüyorum. Bunun Türkiye için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu okullar barış mesajı veren kültür elçilerimizdir.

O günlerde destek verdiniz, şimdi ne düşünüyorsunuz? Fikrinizde bir değişiklik oldu mu?

Fikrimi değiştirecek bir olay yaşamış değilim. Yalnız bu hareketin aleyhinde çok şeyler söylendiğini her gün duyuyorum, ama hiç önemsemiyorum. Çünkü bu önyargılar hiçbir şeye dayanmıyor. Ben diyorum ki ben ne biliyorsam ona inanmam lazım. Benim gördüğüm benim için önemli. Bana söylenen benim için önemli olamaz. Onun için bana menfi mesajlarla gelen insanlara diyorum ki, 'benim fikrim farklı. Bu hareketin müspet yönünü gördüm ve yaşadım. Yaşadığım olaylara dayanarak senin dediğin gibi menfi olmadığını düşünüyorum' ve konuşmamız orada bitiyor.

Hocaefendi, aleyhine açılan davadan da Yargıtay onayı ile beraat etti.

İşin hukuksal yönünü bir tarafa bırakıyorum. Beni insancıl tarafı ilgilendiriyor. Diyorum ki, eğer Türkiye'nin lehine, imajına, barışsever yönünü dünyaya götüren bir hareket ise 'Ne mutlu bizlere!' diyorum ve orada duruyorum. Gülen hareketinin bir sivil toplum hareketi olduğuna ve bunun için de faydalı olduğuna inanıyorum.





Alaton, "Çocuklar doğduğunda Üzeyir Bey ile holdingi halka açık hale getirmeye karar verdik." diyor.

ÜZEYİR BEY'İN ÖLDÜĞÜNÜ İKİ-ÜÇ YIL SONRA KABULLENEBİLDİM

Üzeyir Garih Bey'le kardeşin ötesinde bir ilişkiniz vardı. Onu özlüyor musunuz?

İlk yıllarda ölümünü kabullenmemiştim onun ölümünü. 'Bu adam bu kadar basit bir şekilde ölemez' diye kendimi şartlandırdım. Ölümünü kabullenmedim ve uzun bir zaman sanki varmış gibi davrandım. Hayata devam ediyormuş gibi bir tavır aldım. Aslında bilinçli bir tavırdı, kabullenmeme tavrı. Felsefi bir yaklaşım bu. Zamanla törpülenmeye başladı.

Kaç sene sonra gerçeği kabul ettiniz?

Çok tedrici oldu. 2-3 yıl sonra ancak kabul edebildim.

Bir süre toplum içine de çıkmadınız...

Tabii, biraz da çocukların isteğiydi. Dediler ki, 'Biri gitti, öbürü kendine dikkat etsin.' Onun için fazla ortalıkta görünmememi istediler. Ben de görünmedim. Medyaya çıkmadım. Aradan epey bir zaman geçti. Ama insan tabii hayattan kopmuyor, yaşamaya devam ediyor. Dedim biz de, yaşama devam etmekte olduğumuzu bilmelerinin faydalı olduğunu düşündüm. Diyorum ki, Üzeyir Bey olsun, ben olayım, zaten şirkette çok önemli pozisyonlarda değildik. Sıfat olarak belki üst düzeyiz, ama icraatta ne Üzeyir Bey, ne ben vardım. İcraatta olmamanın faydaları bu zamanda ortaya çıkıyor. Çünkü iş eskisi gibi devam ediyor. Çünkü profesyonel gençler şirketi yönetme becerisine erişmişler.

Çocukların anlaşmama durumu oluyor mu?

Çocukların anlaşmama ihtimali yok, çünkü öyle bir ortaklık ki, isteyen istediği zaman ayrılır. Kimse de ayrılmak istemiyor. Ayrılmak isteyen de hisselerini satıp çıkar. Çünkü şirketin yönetimi profesyonellerin elinde. Yani hissedarların yönettiği şirket olmaktan çıktı. Bunun mutluluğunu yaşıyoruz.





Yer: İstanbul, Tarih: 1994 . İshak Alaton kızı Leyla ve oğlu Vedat Alaton ile...

ÇOCUKLAR DOĞUNCA ŞİRKETİ HALKA AÇTIK

Bu ana kadar nasıl getirdiniz? Çünkü bizde kardeş kardeşle anlaşamaz.

Biz bunu daha çocuklar doğmadan farkında olduk. Hem holdingleştik hem de holdingi halka aştık ve böylece hesap verme mecburiyetini kendi içimizde özümsedik. Dedik ki, biz hesap veren şirketiz. Daha çocuklar yeni doğmuşlardı, biz hesap veriyorduk.

Size atfedilen bir manşet vardı Üzeyir Garih'in ölümünden sonra Milliyet'te. Dul kadın hikâyesinden bahsediliyordu. Doğru muydu bu bilgiler?

Çok garip ve hasta bir adam vardı Milliyet'te. O gazetenin baş sayfasını yapan bir hasta insandı. Adı Tuncay'dı. Attığı manşetler tamamen hayal mahsulüydü ve her gün yeni bir manşet atıyordu. 20 gün boyunca bu durmadı. Üzeyir Bey'in ölümünden birkaç gün sonra başladı ve 1 ay boyunca bu devam etti. Neden olduğunu hiçbir zaman anlamadım ama bir tek neticeye vardım: 'Bu adam hasta olmalı.'

Hukuki girişimde bulunmadınız mı?

Hayır, çünkü düşündüm ki, gazetenin sahipleri buna yön vermeli.

Aydın Doğan'la görüşmeyi düşünmediniz mi?

Hayır. O zamanlar zaten şok altındaydık, ayrıca bir kavga başlatmanın yanlış olacağını düşündüm. Ne Aydın Bey'le ne de başka biriyle bu haberler için muhatap oldum. Kendi içimizde karar verdik, 'Hiç bir taarruzda bulunmayacak, hiçbir mecraya demeç vermeyeceğiz.' diye. Bütün yazılanlar hayal mahsulüydü. Yani, kendilerinin pişirip kendilerinin yemeye kalkıştığı hiçbir gerçeğe dayanmayan şeylerdi.

Bu cinayetten mahkum olan Yener Yermez'in mektubu gündeme geldi. 'Cinayeti benim üstüme yıktılar' diyordu. Ergenekon savcısından size bir telefon geldi mi?

Hayır, gerek de görmedi. Tamamen tutarsız olduğu için savcılık hiçbir şekilde önem vermedi ve her hangi bir ilave bilgi de talep etmedi. Yalnız cinayetten sonra Eyüp Savcısı bana iki defa gelmişti. Olayın cereyan ediş şeklini anlattı. "Katilin Yener Yenmez olduğuna hiç şüphemiz yok, çünkü bıçağı gizlediği yeri kendisi gösterdi. Olayı nasıl işlediğini anlattı. Bizim de hiçbir şüphemiz olmadığı için dosyayı kapattık." dedi. Biz de o zaman üzerinde durmadık. "Hakikat neyse odur." dedik. Daha sonra hayal ürünleri üretildi, iş çığırından çıktı. Muhayyel, yeni komplolar, ithamlar başladı. Tüm bunlara kulak dahi vermedik. Bütün bunlar artık söndü.

Ergenekon'un suikast listesinde sizin de adınız geçiyordu?

Listede çok isim vardı, ben de vardım. Ama çok da önemsemedim. İnsan karakterinin menfi yönü. Başka işi olmayan insanların uğraştığı gariplikler, psikiyatrik olay olarak görüyorum. Yoksa mantığımla buna yaklaşmıyorum. Mantığım bana diyor ki bunlarla uğraşma.





CEP TELEFONUM 10, EN YENİ ARABAM 20 SENELİK

Emekliye ayrılmayacak mısınız?

Ben 17 senedir zaten emekliyim. Gerçek emekli olmayı ben yanlış kabul ediyorum, çünkü insan enerjisi olduğu müddetçe son güne kadar çalışır. Ben de çalışıyorum. Ama neye çalışıyorum: Toplumun aydınlanmasının önemli olduğuna kanaat getirdim daha genç yaşımda. Daha İsveç'teyken, toplumun aydınlanması gerektiğine kanaat getirdim. 'Toplum mutlu olacaksa bilgi ve eğitimle bu olur.' diye düşündüm.

Tatil yapar mısınız?

Her gün benim tatil. Buraya gelmek ve boğazı seyretmek benim için tatil. Özel tatil için ise güneye, Antalya'ya, Fethiye'ye gidiyorum.

Teknoloji ile aranız nasıl?

Çok iyi, hep kullanıyorum. Cep telefonuna çok soğuk bakıyorum. Aramak istediğimde açarım sonra yine kapatırım. 10 sene önce aldığım telefon. Markası Nokia'dır. İlk modellerden. Numaramı bile bilmiyorum, biri sorsa söyleyemem.

İnternet...

İnterneti çok sık kullanırım, birisi mail atsa hemen dönüyorum. Devamlı kullanırım. Mesela sizinle görüşürken son 2 saatte 16 posta gelmiş. Hemen okur ve hemen de cevap veriyorum.

Asistanınız yapsa bunları?

O zaman bana ne gerek var. Asistanım gereken işleri yapıyor ve bana geçiyor. Ben göndermeden görmek istiyorum. Mesela, yeni Güney Afrika Cumhurbaşkanı seçilen Jacob Zuma'dan posta var ve enteresandır, Zuma 4 sene önce İstanbul'a geldi. Beraber yemek yedik. Çok enteresan bir adam. Bir dostluğumuz oluştu. Şimdi de Cumhurbaşkanı oldu. Zaten 13 senedir Güney Afrika Başkonsolosluğu görevini yürütüyorum.

İstanbul'a gelenler mutlaka size uğrarmış...

Öyle diyorlar, önce Ayasofya, ardından Kapalı Çarşı, sonra İshak Alaton.





İŞTE ALATON'UN SAĞLIKLI BESLENME REÇETESİ

Formunuzu nasıl koruyorsunuz? Özel bir diyetiniz var mı?

Organik ürünler yiyorum. Sabah kahvaltısında keçi peyniri yerim. Bol meyve yiyorum. Kavun karpuz çok muhteşem, Türkiye'nin zenginliği bana göre. Sebzeler; pazı, ıspanak, domates. Sarı domatese özellikle meraklıyım. Hormonlu yemiyorum, bir bahçem var, orada koyun gübresiyle yetiştiriyorum.

Yasakladıklarınız yiyecekler var mı?

Kırmızı et katiyetle yemiyorum. Beyaz et nadiren. Balık bol yerim. Somon, levrek, çipura. En güzel balıklardan birisi Fener. Muhteşem bir balık, bir çorbası oluyor, müthiş bir şey. Fener balığının eti diğer balıklara göre daha sert. Böyle olunca da daha fazla tat bırakıyor.

Bitki çay içiyor musunuz?

Normal siyah çay. Çin'den geleni tercih ediyorum, çünkü bizimkisi biraz acı oluyor.

Kola?

Katiyetle hayır. Evde hiç kola yok. Ben de hiçbir zaman içmiyorum, hiç içmedim de. Kola kötü bir içecek.

Sigara?

Hiç. Bir cumartesi günü öğleden sonra bir pipo içtim, zehirlendim ve o yetti. Zehirlendim, nikotin şoku yaşadım. Doktor geldi. Ondan sonra vücudum garipleşti. Sigara dumanı olan yerde terlemeye başlıyorum. Panik oluyorum, dışarı çıkmak istiyorum. İyi oluyor, dışarı çıkmanın yolunu buluyorum. Hiç o odada bulunmuyorum.

Yürüyüş yapıyor musunuz?

Bol. Bahçede.

Müzik olarak ne dinlersiniz?

Klasik müzik. Mozart, Çaykovski. Mozart'ın 32 piyano konçertosu. Beethoven de muhteşem.

Türk müziği dinler misiniz?

Babam dinlerdi. Türk Müziği'ne hayrandı.

Sinema?

DVD'ler geliyor. Öyle seyrediyorum. En son Fransız filmi '400 Darbe'yi izledim.

Tiyatroya ne zaman gittiniz?

Eskiden Yıldız Kenter'i seyrederdim. Gülriz Sururi'yi çok severdim.

Spor yaptınız mı?

Geçen seneye kadar tenis oynardım. Hatta beni bir dergiye kapak da yaptılar. 40 yaşında başladım, 80 yaşıma kadar tenis oynadım. Çok severdim. Geçen sene platin taktırdım, doktorlar oynamayı yasakladı.

Hangi takımı tutuyorsunuz?

Ben hiç bir takım tutmuyorum. Aslında, futbolu sevmiyorum. Hayatım boyunca maça gitmedim. TV'de rastlarsam hemen zaplıyor, atlıyorum. Sebebi, futbol insanları saldırgan yapıyor. Geçen gün İsveç'te maç sonra federasyon başkanını sokakta dövdüler. Utanç verici.


Etiketler: ishak alaton röportaj ekrem dumanlı - turhan bozkurt

Zaman-Pazar

21 Mayıs 2009 Perşembe

Team T3 Nedir ? Kurtulmanin Yolu ?

Pencere + R ( Çalıştır )

Ctrl + F ( Bul )

Team T3 bunu aratın sonra her bulduğunuzda delete'ile silin . tekrar aramaya devam etmek için F3's basın . tekrar bulduğunuzda tekrardan silin.

Sonra bilgisayaranızı yeniden başlatın sorun hallolucaktır.

teşekkürler .

20 Mayıs 2009 Çarşamba

2009 son UEFA Şampiyonu S. Donetsk

38. ve son UEFA Kupası sahibini buldu. Lucescu'nun Shaktar'ı uzatma devrelerinde bulduğu golle kupayı müzelerine götürdü.


SHAKTAR 2-1 W.BREMEN

Gelecek sezondan itibaren UEFA Avrupa Ligi adıyla ve yeni formatla oynanacak olan UEFA Kupası'nın son finalinde Shakhtar Donetsk ile Werder Bremen bu gece Şükrü Saracoğlu Stadı'nda karşı karşıya geliyor.

STAT: Şükrü Saracoğlu

HAKEM: Medina Cantalejo (İspanya)

W.BREMEN: Wiese, C.Fritz, Prödl, Naldo, Boenisch, Niemeyer, Baumann, Frings, M.Özil, Rosenberg, Pizarro
TEKNİK DİREKTÖR: Thomas Schaaf

S.DONETSK: Pyatov, Srna, Kucher, Chygrynskyy, Rat, Adriano, Lewandowski, Ilsinho, Fernandinho, Willian, Jadson
TEKNİK DİREKTÖR: Mircea Lucescu

MAÇTA İLK YARI BAŞLADI..

6. dakikada Ilsinho'nun sağdan pasında ceza yayı üzerinde topla buluşan Luiz Adriano'nun sert vuruşunda, top az farkla yandan auta çıktı.

8. dakikada Boenisch'in sol kanattan kullandığı taç atışında defanstan dönen topu ceza sahası içinde Baumann'ın gelişine vuruşunda top yandan auta çıktı.

20. dakikada ceza sahasında topla buluşan Mesut Özil, rakibinden sıyrılmak isterken yerde kalınca, penaltı bekledi. Hakem oyunu devam ettirdi.

25. dakikada ceza sahasına gönderilen uzun pasta sol çaprazda topu kontrol eden Luiz Ariano, topu kaleci Wiese'nin üzerinden ağlara gönderdi. 1-0



28. dakikada Luiz Adriano'nun sol çaprazdan vuruşunda top az farkla üstten auta çıktı.

36. dakikada Werder Bremen'in ceza yayı gerisinden kazandığı serbest vuruşu Naldo kullandı. Naldo'nun vuruşunda kaleci Pyatov'un müdahalesine rağmen top ağlarla buluştu. 1-1



40. dakikada Fritz'in sağdan ortasında arka direkte Pizarro'nun kafa vuruşunda top yandan auta çıktı.

41. dakikada Lewandowski'nin ceza sahası dışından sert şutunda kaleci Wiese köşeye doğru giden topu kontrol etti.

Maçta ilk yarı bu sonuçla tamamlandı..

MAÇTA İKİNCİ YARIDA EŞİTLİK BOZULMAYINCA UZATMA DEVRELERİNE GEÇİLDİ

Uzatmanın ilk dakikalarında Jadson S.Donetksk'i 2-1 öne geçiren golü kaydetti.

Ve maç bitti...